PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Türkiye müslümanlığı..



BUDULGAN BOZKURT
14.Temmuz.2017, 21:43
http://muhsinyazici.com/wp-content/uploads/tarkat-300x143.jpg


Yavuz Sultan Selim 1517’de Mısır’ı fethettikten sonra halifeliği uhdesine almanın yanında, yaklaşık 2000 kadar Arap ve Yahudi dönmesi Müslüman, Eşari İslam ulemasını İstanbul’a getirdi. Bu tarihe kadar Osmanlı-Türk medreselerindeki ulema sınıfı Semerkand-Buhara ekolünün yani Toynbee’nin “Kuzey Müslümanlığı” olarak adlandırdığı ekolün temsilcisi Türk âlimlerdi.
Eldeki bilgilere göre 1538’de yayımlanan bazı fetvalar ve fetvalara dayanan fermanlarda dinimiz İslam’ın nasıl bir taassup belasıyla karşı karşıya kaldığını ve bunun Osmanlı Türkiye’sine ne şekilde zarar verdiğini anlayabiliyoruz.
Mesela medreselerden bazı dersler “İslam’a zararlı” gerekçesiyle kaldırıldı. Pozitif bilimler arka plana atıldı. “Travmatik fetvalar” hususunda daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenler Cahit Kayra’nın 1872 basımlı “Behçetül Fetavi” kitabına dayanarak yazdığı “Osmanlı’da Fetvalar ve Günlük Yaşam” adlı kitaba başvurulabilir.
Şeyhülislamlık ve bağlı kurumlarına “hediye” adı altında rüşvet 1517’den sonra girdi. Mesela “seyid” olduğu pek çok kaynakta zikredilen Şeyhülislam Feyzullah Efendi’nin “hediyelerle” büyük bir servet sahibi olduğu yerli, yabancı pek çok kaynakta yer alıyor.
Optik bilimin babası sayılan Osmanlı-Müslüman Türk Takiyüddin’in (1521-1585) İstanbul Cihangir’deki dünyanın en büyük rasathanesi, ne yazık ki 1580’de Şeyhülislamlık fetvası, padişah onayı ile devşirme Kılıç Ali Paşa tarafından topa tutularak yok edildi.
Rasathanenin yok edilmesinin gerekçesi: Meleklerin bacaklarını gözetlemek!
Türk-İslam medreselerinde 1589’da “matematik okumak caiz mi?” tartışılıyordu.
Osmanlı Türkiye’sinde 1517’den sonra medreselerde olanlar yukarıdaki örneklerle de sınırlı kalmadı.
“Eski İstanbul’un ulema sınıfı içinde Türk olmayan unsurlara mensup zümrenin mühim bir yekûn teşkil etmesi bu vaziyetin tekerrür ve devamında ihmal edilemeyecek bir amil sayılabilir.” (İsmail Hami Danişmend, Türklük Meseleleri, s.111)
Osmanlı uleması içindeki Eşari ve dönme-devşirme kliğinin Türkleri aşağılamasına, bazı tarikat mahfillerinde ve medreselerde Türkleri Yecüc ve Mecüc gösteren kitapların okutulmasına ilk karşı çıkan kişi zamanın en büyük İslam âlimlerinden olan Vani Mehmet Efendi’dir.
“Kitabı Mukaddes’in muhtelif yerlerinde bahsi geçen “Gog-Mogog” ismindeki şahıslarla Kur’an’da Yecüc ve Mecüc isimleriyle zikredilen cemaatler hakkında Doğu’nun ve Batı’nın Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman membalarında (kaynaklarında) ne kadar efsane varsa Yahudilerle, Araplar bunların hepsini Türk ırkına isnat etmişlerdir.” (İsmail Hamdi Danşmend, Türklük Meseleleri, s.106)
Arap Müslümanlar 11. yüzyılda bilme Allah’a ısmarladık demişlerdi. Türklerde Alev Alatlı’nın ifadesiyle 1580’lerden itibaren bilime sırtını döndü.
O gün bugündür sürünüyoruz.
Osmanlı Türkiye’sinde 1512’den itibaren başlayan ve zamanla gelenekleşen, kurumlaşan şu üç hususu tespit edebiliyoruz.
1- Osmanlı merkezi devlet yönetiminde siyasi ve ekonomik elitin yabancılaşması, Enderun kliğinin gittikçe artan etkisi, medreselerde, tekkelerde ve tarikatlarda 1517’de Mısır’dan getirilen 2000 kadar Eşari din ulemasının gittikçe artan etkileri ile dini elitin yabancılaşması, itikadi farklılaşma arasında paralellik görünüyor. Sonuçta Osmanlı-Türk medreselerindeki Hanefi-Maturidi çizgisine bağlı İslami bilimlere-pozitif bilimlere aynı ölçüde değer veren akılcı sistem zamanla çöküyor. Nihayet 1580’de Takiyüddin’in rasathanesi “meleklerin bacaklarını gözetliyor” gerekçesi ile topa tutuluyor.
2- Ekonomik fakirleşme ile tarikatlar ve dini cemaatlere yönelme paralellik arz ediyor.
3- Tarikat ve dini cemaatler Kur’an’ın “Batıni tefsirine ” yöneldikçe Hoca Ahmet Yesevi ve Hacı Bektaş Veli Hazretlerinin “Allah Erenleri” çizgisinden uzaklaştılar. Bu gelişme milli bilinci köreltiyor ve İslam’ın itikadi olarak algılanmasında toplumsal barışı bozan yeni hususların ortaya çıkmasına sebep oluyor.
Nitekim devrinin en büyük İslam âlimlerinden olan Kuşadalı İbrahim Halveti’nin (1774-1846) şu üç tavrı bugün için de oldukça manidardır:
1- Kuşadalı İbrahim Halveti Hazretleri tarikat merasimlerine itibar etmemiş, tâc, hırka, kemer gibi görünüşe ait unsurlara değer vermemiştir. Daha önemlisi kimseye hilafet vermemiştir. Hayattayken kimseye irşad izni vermemiştir. Çünkü ona göre irşad edebilmek, ancak Nebevi bir emir ve işaret geldiği zaman mümkün olabilirdi.
2- 1825’li yıllarda tekke ve zaviyelerin içinde bulunduğu acınası durumu gören Kuşadalı İbrahim Halveti Hazretleri bunların kapatılmasını istemiştir. Ona göre hilafet kimseye verilmez, hilafet Muhammedi bir sır olup kimde eseri zuhur ederse hilafet sırrının hamili olur. (Atatürk’ü suçlayanların kulakları çınlasın)
3- Bugünkü İstanbul-Aksaray’da bulunan ve 12 yıl ders verdiği dergâhı 1832’deki büyük bir İstanbul yangınında kül oldu. Zamanın en büyük ilim adamı, tarihçi ve devlet adamlarından Ahmet Cevdet Paşa -ki Kuşadalı’nın muhiblerindendir- ve devlet erkanı, dergahı yeniden yaptırmak istedilerse de Kuşadalı İbrahim buna izin vermemiş olup tekke ve zaviyelerin devrini tamamladığı kanaatindedir.
Ünlü Endülüslü bilgin İbn Rüşd (1126-1198) Eşarilere ağır tenkitler yöneltmiştir.
Eşarilerin “Allah’ın rızası olmadığı şeyi yapması ve istemediği şeyi emretmesi olasıdır” sözlerine karşı, böylesi bir inançtan Allah’a sığınmak gerektiğini söyleyen İbn Rüşd, bu türden bir inancı küfür saymaktadır.
İbn Rüşd’e göre kötülüğün varlığı hayır yüzündendir ve bu durumda onun yaratılması Allah’ın adaletinin bir sonucudur. İbn Rüşd’e göre felsefe öğrenmek dini bir mecburiyettir. İslam var olanlara akılla bakmayı ve değerlendirmeyi zorunlu tutmaktadır.
İbn Rüşd, İslam dünyasında akılcı yaklaşımı benimseyenlerin önderlerindendir. Bu anlamda Maturidi (863-944), Farabi (870-950), İbn Sina (980-1037) gibi Türk-İslam âlimlerinin takipçisidir.
Aşağıda örnek olarak verdiğim bazı Türk İslam âlimlerinin, bilim adamlarının yaşadığı devre dikkat ediniz. Hepsinin ortak yanı Türk-İslam medreselerinde Semerkand-Buhara eksenindeki Maturidi ekolünün hâkim olduğu dönemde yetişmiş olmasıdır.
Biruni (937-1048), astronomi, matematik ve coğrafya âlimi. Büyük bir doğrulukla enlem ve boylam hesaplarını yaptı. 28 katı maddenin özgül ağırlıklarını bugünkü değerlerine yakın hesapladı.
Ve diğerlerinden bazıları; İbn Sina (980-1037), Cezeri (1136-1206), Uluğ Bey (1393-1449), Ali Kuşçu (1403-1474) ve Takiyüddin (1521-1585).
Diyarbakırlı Artuklu Türkü Cezeri’nin “Kitab-el Hiyal” adlı eseri, bugün kullanılan 50 farklı “modern alet”in plan ve işleyişini bünyesinde barındırıyor.
En eski nüshası, 1206 tarihli el yazması kopyası Topkapı Sarayı III. Ahmet Kütüphanesi’nde 3472 kayıt numarası ile Türkçeye çevrileceği günü bekliyor. Bu eser Almancaya ve 1974’te de İngilizceye çevrildi.
Günümüz “Batı gözlüklü” fizikçileri ve mekanikçileri regülatörü ilk olarak J.Watt’ın 1780’de keşfettiğini söylerler. Hâlbuki Cezeri’nin Kitab-el Hiyal’inin 171. sayfasındaki çizimde bunun mucidinin Cezeri olduğunu gösteriyor.
Cezeri, günümüzdeki “sibernetik” -insan müdahalesi olmadan kendi kendini idame ettirebilen sistemleri inceleyen- bilimin babası sayılıyor. Keza bunu bilgisayar için de söyleyebiliriz.
İsmail Cezeri’nin Kitab-el Hiyal’de anlattığı su saatlerinden biri, Londra Bilim Müzesi’nde 1976’da çizimlere uygun olarak yapılıp çalıştırıldı. Bundan kaç Türk’ün ve Müslüman’ın haberi var acaba?
Örnekler o kadar çok ki
Bugün Türkiye ve İslam dünyasında iktidarın ve paranın sahibi/kontrolü, kendilerini “İslamcı” olarak tanımlayan NEO-ENDERUN KLİĞİ olarak tanımlayabileceğimiz kesimlerin elinde. Ancak bunları Türk milletinin /İslam âleminin hizmetinde, ilim irfan yolunda kullanacak “İslami alternatif” birikim ve felsefeye sahip değiller. Üç sebepten değiller;
a- İslami çıkış noktaları Selefi/Eşari Müslüman Kardeşler zaviyesinden olduğu için AKLI pas geçiyorlar. İslam felsefesinden bihaberler. Muhtemeldir ki pek çoğu Farabi’yi, Maturidi’yi okumadı.
b- Milli değiller, tarih şuurları zayıf. Müslüman gibi düşündüklerini zannediyor, Makyavel gibi yaşıyorlar.
c- Savundukları Selefi/Eşari formatlı İslami değerlerle yaşadıkları kapitalist tüketim kültürü arasındaki çelişkiye cevap bulamıyorlar.
Arnold J. Toynbee “Herhangi bir medeniyet, herhangi bir hayat tarzı, bütün parçalarıyla birbirine bağlı ve bölünmez bir bütündür” der.