PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Gök Tanrı ve Dünyanın Hakimi Türkler



BUDULGAN BOZKURT
30.Aralık.2015, 19:13
http://www.bilinmeyenturktarihi.com/wp-content/uploads/2013/09/gok-tanri-ve-dunyanin-hakimi-turkler.jpg

Geleneksel Türk dininde “Gök Tanrı” inancı çok büyük bir öneme haizdir. Bu sebeple Türkler de siyasal iktidar ve egemenlik kaynağını doğrudan Tanrı’dan almaktadır.
Orhun Yazıtlarında geçen Bilge Kağan’ın, “Tanrı irade ettiği için kağan oldum”(1) ve “Türk milletinin adı sanı yok olmasın diye babam kağan ile anam hatunu yükseltmiş olan Tanrı onları tahta oturttu”(2) ifadeleri bu gerçeği yansıtmaktadır. Bu ifadelere göre Kağan, tahta Tanrının iradesiyle oturmakta, onun temsilcisi ya da elçisi olmaktadır.
Eski Türklerde sadece kağanın Tanrının iradesiyle tahta çıktığına inanılmamakta, ayrıca devletin ve toplumun yükseliş ve düşüşü, iktidar değişiklikleri ilahi himaye ve cezanın bir sonucu olarak görülmektedir. Örneğin Tardu Kağan, bir seferinde asker ve hayvanları arasında hastalık çıkmasını Tanrının gazabına bağlamış, keza Çinliler’e yenilgi de ilahi kadere dayandırılmıştır. Göktürklerin Çin’den ayrılarak bağımsız bir devlet kurmaları Gök Tanrı’nın iradesiyle gerçekleşmiş, kağan onlara Gök Tanrı tarafından verilmiş, ancak halk kağanını terk ettiği için Tanrı tarafından perişanlığa uğratılmıştır. Yine Tonyukuk’a da başarıları için gereken bilgiyi bağışlayan Gök Tanrı’dır. Savaşlarda Tanrının iradesiyle zafere ulaşılmaktadır.(3)
Eski Türk dini, Gök Tanrı inancını ön plana çıkaran bir dindi. Türkler Gök Tanrının yalnızca kendi uluslarını koruduğuna ve bütün dünyaya egemen kıldığına inanmaktaydılar. (4)
Orhun Yazıtlarında geçen “…Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldıkta, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış. İnsanoğlunun üzerinde atalarım Bumin Kağan ve İstemi Kağan tahta oturmuş”(5) sözleri, insan ırkları ve ülkeleri arasında herhangi bir ayrım yapılmaksızın, bütün yeryüzü topluluklarının ve topraklarının sadece Türk kağanlarının yönetimine verildiği inancını ortaya koymaktadır. Benzer şekilde, “…Gök Tanrı istediği için tahta oturdum ve dört yandaki ulusları düzene soktum”(6) ve “…Gündoğusu’ndan Günbatısı’na kadar bütün kavimler bana baş eğerler”(7) sözleriyle de anlatılmak istenen aynıdır.
Bu çerçevede yeryüzü bir bütün olarak görülmekte, insanların da tek bir kitleden ibaret oldukları kabul edilmektedir. Bunların hepsinin üzerinde Türk hükümdarı bulunmaktadır.
Dünya egemenliği anlayışı soy, dil ve din bakımlarından insanları birbirinden ayırmamakta, bilakis onların kendi inançlarında serbest tutuldukları sosyal ve siyasal bir ortamı sunmaktadır.
Oğuz Kağan Destanında da konuyla ilgili olarak şu satırlara rastlanmaktadır: “..Ben Uygurların kağanıyım ve yeryüzünün dört-bir köşesinin kağanı olsam gerektir.” Bu ünlü destana göre, Oğuz Kağan gökten gelmiş ve yine kendisi gibi gökten inen bir kızla evlenmiştir. O, tahta çıkıp kağanlığını ilan ettikten sonra dört tarafta bulunan bütün kavimlere elçiler göndererek, “Ben artık bütün dünyanın kağanıyım” demiş ve hepsini kendine baş eğmeye ve bağlılığa davet etmiştir. Aynı destanda Oğuz Kağan’ın veziri Irkıl Hoca’nın Gök Tanrının dünya egemenliğini kendisine verdiğini müjdelediği yazılıdır. Bunu, “…Ey kağanım, Gök Tanrı bütün dünyayı sana bağışlasın” sözünden anlayabilmek mümkündür.
“Türkler, dünyada ulus olma bilinci en erken uyanan toplumdur.”
Eski Türklerde dünya egemenliğini yansıtan ve bir Uygur hükümdarının Gazneli Mahmut’a gönderdiği mektubun başlangıç bölümünde yer alan şu sözler hayli ilgi çekicidir: “…Göklerin sahibi Tanrı yeryüzü ülkelerinin ve birçok kavmin egemenliğini bize verdi.” Uygur hükümdarı o dönemde büyük bir devletin hükümdarı olmadığı halde, geleneksel “Türk Dünya Egemenliği” idealine bağlı kalmıştır. Kendisinin Gazneli Mahmut’a gönderdiği yay ve on ok da dikkat çekicidir. Dünya egemenliği arzusu ve inancı, Gök Tanrının Türkleri koruması ve onları başka uluslara üstün kılması prensibiyle birleşerek Türklerde ulus olma bilincinin erken uyanmasında rol oynamıştır.
Dr. Aybars PAMİR
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Hukuk Tarihi Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi
Kaynak:
TÜRKLER’İN GELENEKSEL DİNİ ŞAMANİZM’İN
ORTA ASYA ESKİ TÜRK KAMU HUKUKU’NA ETKİSİ
Alıntılar:
(1) (2) THOMSEN, Vilh.; Çözülmüş Orhun Yazıtları, (Çev.: Vedat KÖKEN), Ankara, 1993,.96.
(3) TURAN.Osman; Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi, İstanbul, 1978, s. 104.
(4) ARSLAN. Mahmut; Eski Türk Devlet Anlayışı ve Çifte Hükümdarlık Meselesi, Fırat Üniversitesi Tarih Metodolojisi ve Türk Tarihinin Meseleleri Kollokyumu, Elazığ. 1990, s. 228.
(5) THOMSEN;a.g.e..s.88.
(6) THOMSEN;a.g.e.,s. 110.
(7)THOMSEN;a.g.e.,s. 124.

BUDULGAN BOZKURT
30.Aralık.2015, 19:15
Tengri nin Simgesi
Tüm dünyada dağınık olarak bulunan ve her kültürün kendi anlayışı içinde yansıttığı ortak simgeleri bir bütün olarak bir arada görebilmek hem önemlidir hem de inandırıcıdır. Zaten bilimin de amacı farklı gibi sanılan olayları, olguları ve oluşumları inceleyip tümel bir bakış sunabilmektir. Bu bakımdan size burada anlattıklarımı sadece sözel değil, aynı zamanda görsel görüntülerle destekleyince yaklaşımım daha tutarlı ve bilimsel olmaktadır.


http://www.bilinmeyenturktarihi.com/wp-content/uploads/2012/03/Hitit-Gunesi-300x296.gif (http://www.bilinmeyenturktarihi.com/wp-content/uploads/2012/03/Hitit-Gunesi.gif)Hitit Güneşi

İlk şekilde Hitit kültüründeki Tengri damgasını sundum. İlk anda çarpıcı ve şaşırtıcı gibi görünen bu yaklaşım ilginizi çekip ilerde ki açılımları beklemenizi sağlamak içindi. Şimdi artık 7. yazıda bu açılımlara girebiliriz. Hitit güneşinin kendisi Tengri simgesi olduğu gibi, 3 adet küçük boy Tengri damgası da Hitit kralını, kraliçesini ve baş rahibi simgeliyorlar. Onların da kutsal özelliklere sahip olduklarını belirtiyorlar.
Hitit inancında Tengri damgası o kadar önemli bir yer tutuyor ki duvarlara bu damgaların farklı görüntülerini defalarca çizmişlerdir.


http://www.bilinmeyenturktarihi.com/wp-content/uploads/2012/03/tengri-simgeleri1.jpg (http://www.bilinmeyenturktarihi.com/wp-content/uploads/2012/03/tengri-simgeleri1.jpg)Tengri Simgeleri

Tengri Tamgası
Yandaki şekilde Anadolu Çatalhöyük bölgesinde bulunan bir Hitit tapınak duvarındaki Tengri damgaları görülüyor.







http://www.bilinmeyenturktarihi.com/wp-content/uploads/2012/03/tengriden-tureyenler.jpg (http://www.bilinmeyenturktarihi.com/wp-content/uploads/2012/03/tengriden-tureyenler.jpg)Tengriden Türeyenler

Tengriden Türeyenler
Dördüncü yazımızın şeklinde Tengri damgasından T harfinin ortaya çıkışını ve Tengri de ki T harfi ile Teoda ki T harfinin ortak bir kök damgadan (kavramdan) türediğini görmekteyiz (Bakınız Göbeklitepe). Ayrıca Orhon abecesinde ki T1 harfi ile kalın seslilerle birleşerek bir anlamlı hece oluşturan işaret olduğundan söz ettim. Böylece Ön-Türklerin neden at ile bütünleştiklerini ve neden bu hayvanla birlikte mezara girdiklerini daha iyi anlayabilmekteyiz.
Ayrıca, T1 işaretinin bir kare üzerinde veya bir daire üzerinde duran bir ok olması tesadüf değildir. Bununla anlatılmak istenen at üzerine binmiş yönetici kişi. Ok ile yönetici ve altındaki yuvarlak ile at simgeleniyor. Zira, eskiden Türklerin inandığı bir atasözü vardı: “Atı olmayanın adı da olamaz.” Yani, yönetici at sahibi olduğuna göre aynı zamanda adı ve sanı vardır. Burada “sanı” olmak saygın olmak anlamını taşır. Japonların saygın kişilere “san” dediklerini hatırlatırım.


http://www.bilinmeyenturktarihi.com/wp-content/uploads/2012/03/tengri-ile-ates-iliskisi.jpg (http://www.bilinmeyenturktarihi.com/wp-content/uploads/2012/03/tengri-ile-ates-iliskisi.jpg)Tengri ile Ateş ilişkisi

Tengri ile Ateş İlişkisi
Yanda ki şekilde Tengri damgasından türeyen diğer simgeleri görüyoruz. Ortadaki artı işareti hem Hıristiyan dininde hem de Budist dininde kutsal sayılmıştır. Şeklin sağ üst köşesinde görülen şekil mutluluk ve refah işareti olarak bilinir. Eğer dönüş yönü tam tersine doğru olursa, Nazilerin gamalı haçı olur ki, mutsuzluk ve kıtlık getirir. Bu bakımdan dönüş yönünün saat ibrelerinin ters yönünde olması önemlidir.
Aynı şeklin sağ alt köşesinde OT yazdım. Çünkü hem O harfi hem de T harfi Tenri damgasından türemiştir. Üstelik bu iki harfin yan yana gelişi bir kök sözcük oluşturmaktadır.OT,Ön-Türkçe “ateş” demektir. Odun, sözü de “ateşe ait” anlamını taşır. Zamanla yanan küçük bitkilere ot denmiştir. Bu sadece bir anlam kaymasıdır. Böylece Tengri kavramının /ateş, güneş/ kavramları ile ilişkisi de ortaya çıkmış oluyor.

http://www.bilinmeyenturktarihi.com/wp-content/uploads/2012/03/tengri-ornekleri.jpg (http://www.bilinmeyenturktarihi.com/wp-content/uploads/2012/03/tengri-ornekleri.jpg)Dünyada en eski Tengri örnekleri

Dünyadan Tengri Örnekleri Şekilde dünyadan çeşitli Tengri örneklerini görmekteyiz. Budist gelenekte Tengri simgelerine Mandala denmiştir. Sol üst köşede görülen mağara resminde insan ve elinde kalkana benzer bir Tengri damgası görülüyor. Bu mağara resminin, kesin bir tarih olmasa da, yaklaşık 6,000 yıl önce, M.Ö. 4,000 yıllarında çizildiği tahmin ediliyor.
Sağda görülen Çin damgası da çok eskidir. M.Ö. 2,000 civarı olabilir. Dairesel bir güneş ve ortasındaki ok-yay tutan savaşçı Tengrinin yer yüzündeki elçisi olarak düşünülmüş olabilir.
Sol alt köşedeki resim bir Tibet mandalasıdır. Küçük renkli taşlardan yapılmış olan bu Tengri simgesi mutluluk ve barış için oluşturulmuştur.
Sağ alt köşedeki pişmiş topraktan yapılmış çömlek üzerindeki şekiller de aynı kavramı simgeliyorlar. Spiraller güneşi veya yıldızları, artı işareti ise kollarını iki yana açmış insanı simgeliyor. Böylece güneşe tapan veya gökteki yıldızlara bakan insan kavramı ortaya çıkmış oluyor. Bu çömlek yukarı Nil (bugünkü Sudan) bölgesinde bulunmuştur.
Görüyoruz ki, kadim kültürlerde sanat asla süs olarak algılanmamış ve dekor olarak görülmemiştir. Bugün sanat eseri olarak tanımladığımız örnekler aslında dini ögeler taşıyan mistik simgelerdi. İnsanlar sanat için sanat yapmıyorlardı, “inanç dünyalarını simgeleştirmek için” sanat yapıyorlardı. Yani, toplum için sanat yapıyorlardı.
Doç. Dr. Haluk BERKMEN

BUDULGAN BOZKURT
30.Aralık.2015, 19:17
Tengricilik
Tengricilik ya da Gök Tanrı inancı tüm Türk ve Moğol halklarının, şimdiki inanç sistemlerine katılmadan önceki inancıdır. Tengri’ye ibadet etmenin yanında Animizm, Şamanizm, Totemizm ve atalara ibadet etmek bu inancın ana hatlarını oluşturur. Tengri, bugünkü Türkçe’deki Tanrı kelimesinin eski söyleniş şeklidir.
Bu inanca göre Gök’ün yüce ruhu Tengri’ydi. İnsanlar kendilerini gök baba Tengri, toprak ana Ötüken ve insanları koruyan atalarının ruhları arasında güven içinde hissedip, onlara ve diğer doğa ruhlarına dua ederlerdi. Büyük dağların, ağaçların ve bazı göllerin güçlü ruhları barındırdıklarına inanarak dualarını bu cisimlere yöneltirlerdi. Göğün ve yeraltının 7 katı olduğuna, her katta çeşitli ruhların var olduğuna inanılırdı. İnsanlar doğaya, ruhlara ve diğer insanlara saygılı davranıp belli kurallara uyarak dünyalarını dengede tutmaları ile kişisel güçlerinin doruğuna varıp dışarıya yansıdığına inanırlardı. Eğer bu denge, kötü ruhların saldırısı veya bir felaketten dolayı bozulursa, bir şamanın yardımı ya da Tengri’ye verilen bir adak ile tekrar düzene sokulması gerektiğine inanılırdı.
Bu inancın kalıntılarını bugün Moğollarda (Lamaizmle birleşmiş şekilde), ve bazı hala doğa’ya bağlı göçebe yaşam tarzı sürdüren Türk Halklarında, örneğin Altay-Türkleri ve Yakutlar da bulmak mümkündür. Ama Tengriciliği çoktan bırakmış halklarda da bu inancın birçok parçası, İslam, Hıristiyanlık, Budizm, Musevilik veya Taoizm ile birlikte, batıl inanç ya da geleneksel kültür olarak hala sürmektedir. Örnek olarak, Türkiye Türkçesindeki “Utançtan yedi kat yerin dibine girdim” deyimi gösterilebilir.
Tengricilikte Kam (Şaman) Kutsal birisi değildir.
Sadece ruhlar ile iletişim kurabildiği için toplum ona saygı gösterir. Bu yüzden diğer dinlerden tanılan din adamları ile karşılaştırılması doğru olmaz. Kam’ın en önemli görevleri bozulan dengeyi tekrar yerine getirmek ve hastaları iyileştirmektir. İnsanlar günlük ibadetleri için bir Kam’a ihtiyaçları yoktur.
Bazı kamlar daha güçlü ruhlar ile iletişim kurabilir ve diğer kamlardan daha güçlü olur. Ak ve Kara kamlar vardır. Bunların görevleri ve hünerleri farklıdır. Ak Kamlar Gök’e bağlı ruhlar ile iletişim kurar, Kara Kamlar ise yere ve yeraltı alemine bağlı ruhlar ile. Kamların giysilerine Manyak denir. Kam’ın manyağına asılı bir sürü kendisine güç veren, ya da kendisini kötü ruhlara karşı koruyan eşyalar vardır.
Bu inanca göre Tengri en üstündür ve her şeyin yaratıcısıdır.
Tengriciliğin en bilinen en yaygın ve en tanınmış kutsal varlıklar şunlardır:
Umay (Iduk Umay ya da Tenger Ninyan da denir): Bereket tanrıçası. Tengri’nin kızı.
Ülgen (Altaylar’da Adakutay, Yakutlar’da Ak Toyun): Tengri’nin oğlu. Gök aleminin efendisi.
Erlik Han (Yeraltı alemi=Yerlik/Erlik): Tengri’nin oğlu. Yeraltı aleminin efendisi.Günümüzdeki Yakutlar ve Altaylar yukarıda sayılan dört tanrısal varlığın yanında ayrıca şu kutsal varlıkları tanımaktadırlar:
Kara Han: Altaylılarda yüksek derecede bir tanrı. Gök’ün en yüksek katında, altın bir sarayda, altın bir taht’da oturduğu anlatılır. Altayların yaratılış efsanesinde hatta insanların yaratıcısı olarak gösterilir.
Ayzıt ya da Aykız: Aşk, güzellik ve Ay tanrıçası. Gök’ün 3. katında oturur. Kamlar alkışlarında (alkış= Dua) inanılmaz güzelliğini methederler.
Gün Ana: Güneş tanrıçası. Güneş ile birlikte Gök’ün 7., yani en yüksek katında oturur.
Ay ata ya da Ay dede: Ay tanrısı. Ay ile birlikte Gök’ün 6. katında oturur.
Alasbatır: Ev hayvanlarının koruyucusu.
Ancasın: Yıldırımların efendisi.
Su Iyesi: Su tanrıçası.
Taş Gaşıt: Kısmet tanrısı.
Andarkan: Ateşin efendisi. Eski Kırgızlarda bir bitki tanrıçası aynı isimi taşıyordu.
Satılay: Kötülük tanrıçası. İnsanların dengesini bozar, yoldan çıkarır ve ruh hastalıkları getirir. Çaresiz insanları intihar etmeye ikna eder.
Kış Han: Kışın efendisi.
Arah, Toyer, Tarila, Sabıray: Yeraltı âleminde, insanların ruhları hakkında kararlar veren hakim derecesindeki ruhlar.
Gölpön Ata: Koyunların koruyucusu.
Erdenay: Haberci. Tanrıların insanlara bildirmek istedikleri iyi kararları insanlara ileten ruh.
Kambar Ata: Atların koruyucusu.

Tengricilik (Tengrizm)
Gök Tengri inancı bütün Türklerin ana kültüdür. Bu kült, Kunlar, Tabgaçlar, Gök Türkler, Uygurlar gibi eski Türk boylarında inanç sisteminin başında yer alır. Orkun yazıtlarında, Türk Tanrı inancının temelleriyle ilgili bazı bilgilere rastlanmaktadır. Tonyukuk bengü taşında birçok kez adı geçen Tangri ya da Tengri, daha çok ‘milli’ bir tanrı niteliği taşır. Gök Türkler’in Çin esaretinden kurtularak İkinci Göktürk Devletini kurmaları (680-682), Tanrının isteğiyle gerçekleşmiş kabul edilir; Hakan’ı Türklere Tanrı vermiş, budun Hakanı terk edince Tanrı tarafından cezalandırılmıştır. Yani Tanrı Türk Milletinin hayatı ve geleceği ile ilgilenen bir ulu varlık durumundadır.
Gök Tanrı (Kök Tengri) kavramının eski Türk inanışında önemli bir yer tuttuğu konusunda daha somut örnekler de vardır: Tanrıkut Mete (Motun) Çin hükümdarına yazdığı bir mektupta, kendisini tahta Gök-Tanrının çıkardığını bildirmiş, Gök’ün yardımıyla ve kendi askerlerinin ve atlarının çabalarıyla çevresindeki 26 devleti ve (Gansu’dan kuzey Tibet ile batı Türkistan’a kadar uzanan bölgede) bazı halkları yenerek Kun’laştırdığını belirtmiştir. Görüldüğü gibi, günümüze kalan belgelerde, devletin başına kağanı Gök’ün getirdiği belirtilmiş, devletin ve insanların yönetimi de Gök’e mal edilmiştir: Tanrı Türk’ün yaşamına doğrudan karışır, buyruklar verir, iradesine boyun eğmeyenleri cezalandırır, insanlara bağışladığı iktidar (kut) ve kısmeti (ülüğ) değerini bilmeyenlerden geri alır. Şafak söktüren (tan üntürü) ve bitkileri oluşturan da ‘Ulu Tanrı’dır. O, yaşam verici ve yaratıcıdır, ölüm de Tanrının iradesine bağlıdır.
Bütün bu inanışlar, Gök Tanrının ‘eşi ve benzeri olmayan, insanlara yol gösteren, onların varoluşuna hükmeden, cezalandıran ve ödüllendiren bir ulu varlık olduğunu’ ortaya koymaktadır.
Türk inanç sisteminin Gök-Tanrı dışında bir başka özelliği de Atalar Kültüdür. Ölmüş atalara saygı, onlar için kurban kesilmesi, ataerkil ailede baba egemenliğinin belirtisi sayılmaktadır. Kunların her yılın mayıs ayı ortalarında atalara kurban sunulduğu bilinmektedir. Eski Türkler’de en büyük kurban, bozkırlı Türk’ün kutsal bir duyguyla benimsediği ‘at’tır. Eski Türk bölgelerinde özellikle Altaylar da ki kurganlarda birçok at iskeleti bulunmuştur. Atalarla ilgili kalıntıların kutlu sayılması, mezarlara yapılan tecavüzlerin sert şekilde cezalandırılmasından da anlaşılmaktadır : Batı tarihçilerine göre Attila’nın ikinci Balkan seferinin nedenlerinden biri, Kun hükümdar ailesine ait mezarların Margus (Belgrat dolaylarında, Tuna kıyısındaki kent-kale) piskoposu tarafından açılarak soyulmasıdır. Kunlar’ın büyük bir hakaret saydıkları bu işe piskoposu sevk eden etken, eski Türkler’in erkek ölüleri silah ve değerli eşyalarıyla; ölen başbuğları altın ve gümüş koşumlu atlarıyla; kadınları da süs eşyaları ve mücevherleriyle birlikte gömülmeleri idi. Bunun nedeni, Türkler’in, öbür dünyada ikinci bir hayatın varlığına ve ruhların sonsuza kadar yaşadıklarına inanmalarıydı.
Türkçe’de (Gök Türkçe, Uygurca) ‘ruh’ için can anlamına gelen ‘tin’ sözcüğü kullanılıyordu. Bu aynı zamanda ‘soluk’ demekti. Ölüm, soluğun kesilmesi, ruhun bedenden ayrılıp uçması biçiminde düşünülüyordu. Bu yüzden de bazen ‘öldü’ yerine ‘uçtu’ denir, ruhları öbür dünyaya göç eden ataların, orada rahatsız edilmemeleri, iyi yaşamaları gerektiğine inanılırdı. Bu nedenle Eski Türkler’de mezarları gizleme geleneği yoktur, aksine özellikle büyüklerin özel mezarları yapılıp, üzerilerine bir yapı (bark) yapılmış, barkın iç duvarları ölünün yaşarken katıldığı savaş sahnelerini gösteren resimlerle süslenmiştir. Ayrıca mezarın ya da mezar yapısının üstüne Balballar dikilmiş, sıradan kişilerin mezarlarına da, belirli olması için tümsek biçimi verilmiştir.
Türkler gizli güçleri olduğuna inandıkları doğa olgularına kutsallık vermekle yetinmişlerdir. Doğada gizli güçlerin bulunması inancı, Orkun yazıtlarında ‘yer-su’ (yar-sub) terimiyle yansıtılmıştır. Bu açıdan yer-su ‘kutsal’ sözcüğüyle nitelendirilmiştir. Genellikle bu tür inançlarda maddi yaşam koşullarının, ekonomik ve toplumsal etkenlerin rol oynadığı kabul edilmektedir. Orkun yazıtlarında, Türkler’in yararına çalışan manevi güçler anlamında kullanılan yer-su sözcüğüne oldukça sık rastlanır. Eski Türkler’de kutsallık ‘ıduk’ kavramıyla dile getirilmiş, özellikle Göktürkler’de sular, dağlar ıduk sayılmıştır. Her boyun her obanın bir kutsal dağı olmuş, bu dağ ıduk olarak benimsenmiştir.
Gök Tanrı’ya sunulan bütün kurbanlar, adaklar ilgili dağa götürülerek orada törenle, şölenle gereği yapılmıştır. Orta Asya Türkleri arasında en yüce, en kutsal sayılan dağ ‘Ötüken’dir. Ötüken yalnız dağ değil aynı zamanda bir ormandır. Türkler ona büyük saygı göstermiş, adaklar sunmuş, kurbanlar kesmişlerdir. Kurban, iyi ruhların sembolü ve yerinin gökyüzünde olduğuna inanılan ‘Bay Ülgen’ için kesilmişse başı ‘doğu’ya, kötü ruhların sembolü ve yeraltında olduğuna inanılan ‘Erlik’ adına kesilmişse ‘batı’ya çevrilir.
Dağların yanı sıra bazı tepeler, ormanlar, sular, ateş, gök gürültüsü, ay ve güneş de kutsal sayılmıştır: Bizans elçisi Zemakhos Orta Asya’da Batı Göktürk sınırına vardığında, Türkler’in onu ve arkadaşlarını alevler üstünden atlatarak kötü ruhlardan arındırdıklarını belirtmiştir. Kunlar döneminde güneş, ay, yıldız kültleri (daha sonra 6. – 8. yy. larda Türk toplulukları arasında değerlerini yitirmişlerdir) de rol oynamıştır; Kun hükümdarı her sabah doğan güneşe, gece de dolunaya saygısını belirtirdi. Ayrıca Gök-Tanrının yanı sıra yer de büyük önem taşımıştır. Ancak, eski Türk belgelerinde geçen ‘yer’ sözcüğüyle toprağın kastedilmediği, tanrısal gücün ögelerinden biri olarak ‘yer’i, tanın kültürüne bağlı topluluklardaki ‘toprak tanrısı’ ile karıştırmamak gerektiği. Eski Türk dinine göre ‘yer’in de Tanrı tarafından yaratılmış olduğu araştırıcılar tarafından belirtilmektedir.
Orta Asya Türklerinin yaradılış efsanesine göre, tanrıların en yükseği, insanoğlunun atası olan Tengere Kayra Han (ya da Bay Ülgen), ‘kişi’yi, onun aracılığı ile de yeryüzünü, dağları, vadileri yaratmış; ‘kişi’nin kendisine baş kaldırması üzerine, ona ‘Erlik’ adını vererek ışık evreninden yeraltı atmış, yerden dokuz dallı bir ağaç büyüterek her dalında bir cins insan yaratmıştır. Orkun yazıtlarında da, Türk evren doğum inanışı hakkında: ‘Yukarıda mavi gök, aşağıda yağız yer yaratıldığında, ikisi arasında insanoğlu yaratılmış’ cümlesine rastlanmaktadır. (Uze Kök Tengırü, asra yağız kılındıkta, ikin ara kişioğlu kılınmış). Bu cümleden bazı araştırmacılar, Kök Tengri deyimiyle yüce Tanrının değil, doğrudan ‘mavi gök’ün kastedildiğini; Kök Tengri deyimiyle ‘Ulu Tanrı’ kast edilseydi, ‘yaratanın da aynı zamanda yaratılmış olması’ gibi çelişkinin söz konusu olacağını belirtmektedirler.
Altaylar’da dünyanın sonlu olduğu günün birinde yıkılacağı inancı vardır. Bu inanca göre, yeryüzü yaşamı sürekli değildir; günün birinde sona erecek ve insanlar, hayvanlar, bitkiler yok olacaktır. Bu sona doğru insan soyunda azalma başlayacak, suçlar çoğalacak, günahlar alıp yürüyecek, insanlarda tanrı korkusu kalkacaktır. İyilik simgesi Bay Ülgen’le, kötülük simgesi Erlik arasında oluşacak büyük savaşın sonunda, Bay Ülgen dışında bütün savaşanlar ölecektir. Bay Ülgen bütün canlıların öldüğünü, yeryüzünde kendisinden başka kimse kalmadığını görünce ‘kalkın ey ölüler’ diye bağıracak, bu çağrı üstüne bütün ölüler yattıkları yerden kalkacaktır. ‘İnsanların yeniden dirilmesi’ anlamına gelen ‘kalkancı çağ’ (kalıcı çağ) budur.
Kunlar da gerçek bir dinle karşılaşılmakta, Gök Türkler’de ise Gök Tanrı bütünüyle manevi bir ‘güç’ durumuna gelmektedir.
Gök-Tanrı dininin Türklere özgü bir inanç olduğu, ‘Tanrı’ (Tengri) sözcüğünden anlaşılmaktadır: Bu sözcük belirli fonetik farklarla ( Başkurtça dışında ) bütün Türk lehçelerinde yer almasının yanı sıra, birçok Asya topluluğu dillerine giren ortak bir kültür ögesidir; Türkçe olan ‘Tanrı’ sözcüğü en açık biçimde Çince yazılmış bir metinde Kun imparatoru Mete’nin unvanları arasında geçmektedir.
Tengricilik ya da Gök Tanrı dini tüm Türk ve Moğol halklarının, şimdiki inanç sistemlerine katılmadan önceki inancıydı. Tengri’ye ibadet etmenin yanında Animizm, Şamanizm, Totemizm ve atalara ibadet etmek bu inancın diğer ana hatlarını oluşturuyordu. Tengri, bugünkü Türkçe’deki Tanrı kelimesinin eski şeklidir.
Bu inanca göre Gök’ün yüce ruhu Tengri’ydi. İnsanlar kendilerini gök baba Tengri, toprak ana Ötüken ve insanları koruyan atalarının ruhları arasında güven içinde hissedip, onlara ve diğer doğa ruhlarına dua ederlerdi. Büyük dağların, ağaçların ve bazı göllerin güçlü ruhları barındırdıklarına inanarak dualarını bu cisimlere doğru yöneltirlerdi. Göğün ve yeraltının 7 katı olduğuna, her katta çeşitli tanrıların, tanrıçaların ve ruhların varolduğuna inanılırdı. İnsanlar doğaya, tanrılara, ruhlara ve diğer insanlara saygılı davranıp, belli kurallara uyarak dünyalarını dengede tuttuklarına inanırlardı. Eğer bu denge kötü ruhların saldırısıyla ya da bir felaketten dolayı bozulursa bir şamanın yardımıyla tekrar düzene sokulması gerektiğine inanılırdı.

Tengrizmin Ana Hatları
1- Tek tanrılı gösterilmeye çalışılsa da aslında çok tanrılı bir dindir. Bu inanca göre Tengri en üstündür ve her şeyin yaratıcısıdır.
2- Umay, Ülgen, Erklik Han gibi varlıklar, Gök-Tengrinin iyeleri değil bizzat kendisinin yarattığı tanrılardır.
3- Tengricilikte: kutsal sular, kutsal taslar, kutsal ağaçlar etrafında ibadet yapılır.
4- Tengricilikte de gerçek alemin yanında bir de “gök alemi” ve bir “yeraltı alemi” vardır. Bu alemlerin arasındaki tek bağlantı, dünyanın merkezinde duran “Dünyalar Ağacı”dır. Gök alemi ve yeraltı aleminin yedişer katları vardır (bazen yeraltı 9 kat, bazen de gök 17 kat olabilir).
5- Tengriciler, doğaya çok önem verir. Doğada bir dengenin olduğuna ve bu dengenin değiştirilmesi durumunda insanların ve diğer canlıların zarar göreceklerine inanır.
6- Tengriciler, hayvanların, bitkilerin ve doğadaki diğer olguların da ruhları olduğuna inanırlar.
7- Bazı dağlara, ormanlara ve ırmaklara kutsal değerler yüklerler.
8- Tengriciler, bazı gezegenleri, uyduları, yıldızları, yıldız kümelerini ve diğer gök bilimsel olguları kutsal sayarlar.
9- Tengricilikte erkeğin toplumdaki statüsü kadından üstün değildir.
İbadetler
Yeni ay ve dolunayda en fazla buyan elde edilebildiğine yani ibadetlerin kabul edildiğine inanılır.
Güneş Ay, Ateş, Su, Hava, Toprak Tengrinin kudretinin sembolleridirler. İnsanların gök’e dua ederek (algış) elde ettiklerine inandıkları “Buyan” adlı enerji, güneşin göğün neresinde durduğuna bağlı olarak değişir.
Bayramlar
Bayram: Senenin en uzun gündüz olan günü ve gündüz ile gecenin aynı uzunlukta olduğu gün, en önemli bayramların günleridir.
Baharda: 21. Mart
Sonbaharda: 21. Eylül
Giresun: 7 Mayıs bayramı
Yılbaşı: 21 Aralık’tan sonra gelen ilk yeni ay olan günde kutlanır.
Kızıl Güneş Bayramı: 21 Haziran’dan sonra gelen ilk dolunay’da kutlanır.Venüs gezegeninin Türklerdeki adı “Ärklik”, Moğollardaki adı “Tsolman”dır. “Ateşli ok” denilen yıldız kaymalarını ve yeryüzüne düşen meteorları Ärklik Han’ın gönderdiğine inanılır. Büyük ayı yıldızlarına Moğollarda Doolon Obdog (“Yedi Yaş Damlalı Adam”) derler. Gök’ün Ülker yıldızlarına bağlı olduğuna, ve Ülker’in etrafında döndüğüne inanılır.
Beyaz Ay Bayramı’nda: 14 adet (tütsü?) yakılır. Bunların 7’si “Yedi Yaş Damlalı Adam” ve diğer 7’si Ülker içindir.
Tengrici bir insanın doğaya karşı büyük saygısı vardır, çünkü doğa ruhlarla doludur. Büyük bir dağın, görkemli yaşlı bir ağacın, bir gölün ya da yolundan geçen bir vahşi hayvanın bir ruhu- ve böylece bir kişiliği vardır. İnsan doğadan sadece kendine ve ailesine lazım olduğu kadarını alır, savurganlık Tengriyi ve Yer suları öfkelendirir. Eğer insan doğadan bir şey alabildiyse bu sırf doğa ruhlarının rızası ile olmuştur. Bu yüzden onlara minnettar olması gerekir.

BUDULGAN BOZKURT
30.Aralık.2015, 19:22
Avrupalıların Tengri’yle tanışmasıhttp://www.bilinmeyenturktarihi.com/wp-content/uploads/2013/09/gok-tengri.jpg

Murat Adji’nin, Hacettepe Üniversitesi’nden Prof. Dr. Fahri UNAN’ın Türkçe’ye çevirdiği “Türklerin ve Büyük Bozkırın Eski Tarihi” adlı eserinde Kıpçak Türklerinin Batı dünyasıyla ilk tanışma bölgesi Kafkaslar olarak gösteriliyor. Bakın bu buluşma ve sonrasında Avrupa’nın, üstün Türk inanç ve kültüründen etkilenişi nasıl açıklanıyor:
Derbent kapılarının gerisinde uzanan ülke, Kıpçakları kendisine çekti. Kendi bilinmezliğine çekti. O, farklı kültürüyle, Doğu bozkır dünyası için yeni idi. Türkler, Avrupa ve Roma imparatorluğunu, tabii ki, daha önce işitmişlerdi. Fakat, onları hiç görmemişlerdi.
Kendilerini bir çıkmazda bulan Türkler, Gök Tanrı’ya inanıp güvendiler…
Deşt-i Kıpçak, kendi düzenli hayatını devam ettirdi: İnşaat yaptılar, demiri erittiler, ürünler ve hayvanlar yetiştirdiler. İnsanlar, bayramları ve düğünleri kutladılar; çocukların doğumuna sevindiler; yakınlarının öteki dünyaya göçüşüne üzüldüler. Her şey, her zamanki gibiydi. Hayat, mutad yoluna acele etmeden aktı.
Kafkas’ta Türk köyleri ortaya çıktılar; yeni şehirler yükseldiler. Onlardan biri de Hamrin’dir. Şehir, Kafkas tarihçilerinin yarısından çoğunun zikrettikleri kutsal bir ağaçla şöhret bulmuştu. “Tengri-Han” adlı ağaçla.
Şüphesiz, sözü edilen, paganlardaki gibi, alelade bir kutsal ağaç değildir… Hiç de değil… Türklerde, kendisinde Yüce Tengri’nin yaratmış olduğu her şeyin birleştiği bir “evrensel ağaç” efsanesi yaşıyordu. (Bu durumda, “Hoday” –“Kurucu”, “Yaratıcı” – sözüyle Tengri’ye yönelmek adetten idi).
Evrensel ağaçla ilgili öğreti, tam bir ilimdir; onu kavrayan kişi, bilge (hakim) oluyor. O, bir dünya modeli görüyor ve dünyanın nasıl yaratıldığını anlamaya başlıyor. Bu ilme Avrupa’da felsefe diyorlar.
Evrensel ağacın dalları göğe ulaşıyorlar, Tanrı’ya ve kuşlara ait oluyorlar. Ağacın kökleri derine, Cehenneme, Yılan’ın krallığına gidiyorlar. Gövdesi ise, dünyanın ortasında bulunuyor; burada insanlar, atlar ve vahşi hayvanlar yaşıyorlar.
Hayat ağacı, ebedidir; Tanrı’nın ebedi oluşu gibi. Onu görmek mümkün değildir; Tanrı’yı görmek mümkün olmadığı gibi.
Efsaneye göre, ruhlar ve fikirler hayat ağacının üzerinde, bir dünyadan öbürüne geçiyorlar. İnsana asıl o, evrensel ağaç bilgi veriyor… Hamrin şehri, ya bilgelerin ve filozofların şehri olduysa? Ya burada, evrensel ağacın dallarının örtüsü altında, Kıpçaklar, Tengri’nin nasihatlerini diledilerse?.. Etraf düşman bir dünya ile çevrili.
Sonradan Hamrin şehrinde tapınaklar, daha sonra da mescitler yaptılar. Fakat ağaç, şehrin asıl kutsalı olarak kaldı… Şimdi orada Kayakent köyü var. Tam bir şehir planlı köy. Köyün kenarında ise, geçmişin hatırası olarak, kutsal “Tengri-Han” ağacı yetişiyor… Kumuklar, tabii ki, bazı şeyleri unuttular; hayat ağacı hakkında fazla bir şey bilmiyorlar; fakat, Kayakent köyünde yetişen ağaca yönelik hususi saygıyı muhafaza ediyorlar.
O sırada –III. yüzyılda– dünyada büyük hadiseler filizleniyordu. Bunlar, Derbent duvarlarının yanı başında başladılar ve önceleri Türkler olmaksızın yol aldılar. Fakat, onların önde gelen iştirakçilerinin ve başlıca itici güçlerinin aslında Kıpçaklar olması gerekiyordu.
Eskiçağ bilgeliği, “Tengri’nin takdirinden kaçılmaz”, diye öğretiyor.
İnanılmaz bir şey, ama gerçek; Derbent kapıları kendileri açıldılar!.. Bozkırlıların katkısı olmadan. Malumdur ki, temiz fikirleri Gök (Tengri) göndermiştir; onlar iz bırakmadan geçip gitmiyorlar. Sonraki Kafkas ve bütün Avrupa tarihi, bu kanaati veriyor.
Kendilerine ait olan uzak Kafkas-ötesinde, İran’la yaptıkları savaşı ümitsiz bir şekilde kaybeden Ermeniler, Kıpçakların gelişini haber almışlardı. Onlara güçlü bir müttefik gerekliydi; Ermeniler, Hamrin şehrine giden yolu buldular. Avrupa’da Türkleri ilk olarak onlar tanıdılar. Derbent’in atlılara yol vermesi için her şeyi yaptılar.
Hazar’ın batısı Türklerin hakimiyetinde…
Ermeni kralı I. Hazroy, müttefik konusunda yanılmamıştı. Kıpçaklar, düşmanı savaşta tam bir bozguna uğratarak, onu korkunç bir biçimde yere serdi. Savaş bununla bitti. Ermenistan, İran’ın idaresinden çıktı; Türkler ise, Derbent’i ve Hazar’ın batı sahillerinin tamamını hakimiyetleri altına aldılar…
Bugünkü Azerbaycan’da o güzel zamanlardan kalma bir çok iz vardır. Mesela, Kıpçak köyü ve Gence şehri. Hatta, çok az tanınan başka köylerde ve şehirlerde bile Büyük kavimler göçü devirlerinin hatıraları vardır. Gusar şehrine dikkatlice bakmak gerek; bu, onun bugünkü ismi; fakat, anlaşılan, Geser isminden geliyor… Türk dünyası, o sırada –III. yüzyılda–, Kafkas’a her türlü hakka sahip olarak girdi. Buraya kök saldı. Ebediyen, Kafkas ve bütün Avrupa kültürlerinin bir parçası oldu! En inanılmayacak buluşlar, burada böyle mümkün oldu.
Türklerin Kafkas’a girişi, dünya tarihinin olağanüstü bir hadisesi idi! Atlıların gücü (herkesin hesaba katmak zorunda olduğu yeni bir ordu), müstakbel Büyük kavimler göçü, onun görünen perspektifleri (Kıpçakların ufkunda Avrupa, Yakın ve Orta Doğu göründü), bu hadise içindedir.
O sırada, her şey, Kafkas’taki sıkı siyasi yumakla bağlantılıydı; her şey kendi devamını bekliyordu. Zaman, global tarihi hadiseleri hızlandırmaya hazırlanmış, bir zemberek gibi sıkılmıştı. Dünya, başka bir dünya olmaya hazırlanıyordu.
Avrupa’da antik çağın altına bir çizgi çeken ve orta çağı başlatan, asıl Türklerin Avrupa’ya gelişleridir!

Yeni bir Avrupa, artık Türk Avrupa başlıyordu!
O, ilk gençlik çağından delikanlılık çağına geçmiş gibiydi… Ne yazık ki, tarihçiler, bu fevkalade mühim hadisenin farkına varmadılar.
Kafkas, elbette, eskiden dünya politikasında hususi bir rol oynamıştı; o, Doğu ve Batı arasında sınırdı. İki dünyanın sınırı! İran’ın ve Roma imparatorluğunun çıkarları, uzun zaman burada kesişti: Yüzyıllarca kanlı savaşlar oldu.
Ayrıca, batı dünyasında demir yapımının bilindiği tek yer sadece Kafkas değildi. O demir ki, altından daha değerliydi. (Gerçekte, demiri burada eritemediler; düşük kaliteli olmaktaydı; benzerlerini Karpatlarda Keltler yaptılar). Fakat yine de, onlara sahip olmadan savaş, hayata değil, ölüme götürürdü. Kafkas metali olmasaydı, Roma imparatorluğunda sonsuza kadar bronz çağı olurdu. Burada demir yapmasını bilmiyorlardı. Onun için, lejyonerlerinin pusatlarını bile bronzdan yapıyorlardı. İran dahi Kafkas demirini kullanıyordu.
Türkler, Kafkasya’da İran ordusunu bozguna uğrattıkları zaman, her şey birden tersine döndü; her şey hiç beklenmedik bir biçimde değişti. Yüzyıllar içinde teşekkül eden dünya politikası, bir günde çöktü. Gürültüsüz, çatırtısız çöktü. Fakat bunu, ancak çok tecrübeli insanlar anlayabilirdi.
Kıpçakların arasında böyleleri bulunmuyordu. Onlar, Avrupa’da olup biten şeylerin çoğundan, umumiyetle habersizdiler. Kendi zaferlerinin meyvelerini bile tatmadan, Kafkasya’dan ayrıldılar; orayı başkalarına bıraktılar.
“Sahipsiz” kalan Kafkasya’da ise, o zamanın kurnaz tilkilerinden ve bilge politikacılarından, Roma imparatoru Diokletian acele etmeye başladı. Avrupa, onun hakimiyeti altında bulunuyordu; şimdi o, dünyanın sahibi olabileceğini hissediyordu.
Diokletian, 297 yılına doğru, bütün Kafkasya’yı hakimiyeti altına aldı. Sonra, zayıflamış olan İran üzerine saldırdı; onun en zengin eyaletlerini ele geçirdi. Sefer hızlı olmuştu. Muzafferane. Roma çok sevindi. Artık, imparatorluğun “Altın Çağı”nı konuşuyorlardı. Başarının böylesini hiç kimse beklememişti; imparatorun kendisi bile.
Fakat zafer çok kolay elde edilmişti. Şüphe uyandıracak kadar kolay; bu durum, Diokletian’ı kuşkulandırdı.
Farslar karşısında kazanılan bu zaferdeki felaketi, sadece o hissetti. Sonradan Ermenistan’da patlak veren isyan, imparatorluğun üzerine kaçınılmaz bir duvar gibi çöken bu felaketin uzak habercisiydi.
Ermenistan’daki isyanı, tabii ki, bastırdılar. İsyanı tertip eden Hristiyanları hapse attılar. Fakat, bu artık hiçbir şeyi değiştiremeyecekti. Ermeniler büyülenmiş gibiydiler. Neredeyse olması gereken, çok mühim bir hadiseyi bekliyorlardı. Hıristiyan Grigoriy’in önceden haber verdiği mucizeleri bekliyorlardı.
Bu Grigoriy, gök yüzünde ateşten bir sütun ve onun tepesinde bir haç görmüştü. Haçtan –yıldırımdan çıkar gibi– parlak bir ışık yayılıyordu.
Ermeniler, o sırada, haçın kurtarıcı gücüne henüz inanmıyorlardı; pagan idiler. Ama, buna karşılık, herkes, altında Kıpçakların savaştıkları haçlı bayrakları (Gök Tanrı’nın sembolü) çok iyi hatırlıyordu. Hayret içerisinde kalmışlardı. Grigoriy, gök yüzünde tıpatıp böyle bir haç görmüştü! İlahi bir işaret.
Onlar, “Türklere Gök Tanrı’ları yardım ediyor” diye düşündüler.
Her şeye kadir Türk Tanrısı hakkındaki rivayet, Avrupa’ya bir rüzgar hızıyla yayıldı. Onu, dünyayı Roma’nın hakimiyetinden kurtaran atlılarla ilgili İsa’nın (İsus Hristos) kehanete benzeyen sözlerini tekrarlayarak, Hıristiyanlara yaydılar. Bu kehanet, Hıristiyanların belli başlı kitaplarından biri olan Apokalipsis’te yazılıydı! Onunla yaşadılar. İnsanlar, her satırı, çevrelerinde olup biten şeylerle karşılaştırarak okudular ve tekrar okudular. Her şey tam da böyle olmuştu; onun söylediği gibi; ona Hristo adını verdiler.
Gökyüzünde Tengri’nin parlayan haçını gören Grigoriy, herkese “Kehanet hakikat oldu. Bekleyiniz.” dedi… Ermenilerin onu daha sonra kendi Eğitimci-Bilgi yayıcı-Hakimleri olarak tavsif etmeleri, bu sözler dolayısıyla değil midir?
Zafer pek yakındı; o kendisi gelmeliydi.
Kuşkusuz, Türkler Avrupa’da olup biten şeyler hakkında bir şey bilmiyorlardı; hatta tahmin bile etmiyorlardı. Onlar, kesinlikle hiçbir şey bilmiyorlardı. Onlara, genç Ermeni papazı henüz gelmemişti. Ona, Grigoris adını verdiler; o, Hakim Grigoriy’in torunuydu. On beş yaşına yeni gelmiş bir gençti. O, başını eğerek selamladı ve kırık bir Türkçe ile, Kıpçakların hükümdarıyla görüşmek istedi.
Demişti ki: “Tengri’nin takdirinden kaçılmaz!”
TÜRKLER VE HRİSTİYANLIK
Genç piskopos Grigoris niçin gelmişti? Handan ne istiyordu? Hayır, askeri yardım değil.
Ermeniler, bu kez, onların galip gelmelerinin sebeplerini öğrenmek istemişlerdi. Onlar (paganlar, ateistler), Türkleri yenilmez bir kavim yapan Gök Tanrı inancını kabul etmek istiyorlardı.
Hıristiyan piskopos Grigoris, Gök Tanrı inancını öğrenmek ve sonra kendi kavmini bilgilendirmek için gelen ilk Avrupalıdır. Aslında o, Geser’in ve Han Erke’nin faaliyetlerini devam ettirmek istiyordu; fakat artık Avrupa’da!..
Belirtmek gerekir ki, Avrupa’da Gök Tanrı’yı duymamışlardı bile. Yahudiler putlara (terafim) ve pagan tanrılarına (elohim) dua ediyorlardı. Romalılar, Jüpiter’e tapınıyorlardı. Her yerde putperest çok-tanrıcılığı ve açık bir barbarlık hüküm sürüyordu.
Hıristiyanlar, umumi olarak, hiçbir tanrıya inanmıyorlardı. Tanrıları inkar ve kendilerini ateist olarak tavsif ediyorlardı. Sadece, atlıların –Gök Tanrı’nın Elçisi’nin habercilerinin– gelişlerini bekliyorlardı… Ve işte atlılar zuhur ettiler!
Kıpçakların Roma imparatorluğunun sınırlarında belirmelerini, onların İran karşısındaki parlak zaferlerini ilk önce Hıristiyanlar fark ettiler. Yabancılar hakkında konuşmaya başladılar. Onlar çok farklı idiler:
Demirden pusatları ve teçhizatları, Türkleri, Avrupalıların gözlerinde başka bir dünyadan gelmiş yabancılar yapmışlardı. Aslında doğrusu da böyleydi. Onlar, Tengri’nin yüce göğü altında yaşayan aydınlık bir dünyadan gelmişlerdi.
Paganist Avrupa, onları tepeden tırnağa süzdü; yayanın atlıya ancak böyle bakması gerekir. Avrupa, aslında Türklerden geri idi: Tanrı’ya inanma, onun için erişilemez kadar değerliydi! Demiri Türk kavmine hediye eden Tanrı’ya.
Bu sözlerin manasını anlamak için basit bir örnek yeterlidir: İyi bir demir kılıç darbesi, bronz kılıcı ikiye bölmüştü. Başka bir ifadeyle, göklere çıkarılan Roma ordusu, Kıpçakların önünde sanki silahsızdı. Ağaç sopalı vahşiler gibi…
Roma imparatorluğunun inkırazı hakkında çok şey söylemek, pek çok faraziye ve tahmin sıralamak mümkündür; fakat bu basit gerçeği göz önünde bulundurmadan yapılan bütün konuşmaların boşuna olacağı açıktır.
Türk Tengri’si demiri sembolleştirdi, Roma’nın Jüpiter’i ise bronzu. Demirin bronz karşısındaki zaferi nasıl mukadderse, Kıpçakların zaferleri de öyle mukadderdi. Roma imparatorluğu, ölüme mahkumdu; onun mukadderatı, sadece zamana ve Kıpçakların arzularına bağlıydı.
Ermenilerin piskopos Grigoris’i Türklere göndermelerinin tesadüf olmadığı açıktır. Onlar, belki, Avrupa’da, müstakbel hadiselerin seyrini sezen yegane kimselerdir. Bu yüzden, can çekişmekte olandan uzaklaşmaya başladılar; ancak Roma henüz ölmüş değildi.
Genç Ermeni piskopos, işte bunun için Derbent’e gelmişti. O, vaftizi (Türkçe “arı-sil” veya “arı-alkın”) kabul etti. Onu, üç kere, gümüş haçla kutsanmış suya daldırıp çıkardılar.
Suyla takdis, Tengri dininin mühim bir törenidir. Dine girme! Diğer bir deyişle, Türk dünyasına. Bu bir Altay kaynaklı törendir; çünkü Eski Altay’da, yeni doğmuş çocukları buzlu vaftiz teknesine batırıp çıkarırlardı. İnsan, bu banyodan sonra Sonsuz Mavi Gök’ün dünyasına girerdi.
(En nihayet, Çince’de bile “sağlıklı”, “sağlam” manasına gelen Türkçe “Türk” sözü buradan geliyor.)
Eski Türklerde bir “arıg” sözü vardı. Bu söz, ruhi/manevi manada “temiz” manasına geliyordu. Onlara, ‘kutsal arınma törenini geçen insanlar’ adını veriyorlardı.
Suyla vaftiz, Altay’da ortaya çıktı. Kendisinin fiziki ve ruhi, manevi temizliğine itina gösteren bir kavimde. Bugün, bunu Hıristiyanlara ve başkalarına atfediyorlar ki, hiç de doğru değildir. İlk Hıristiyanlarda bu yoktu, olamazdı. Onu, Avrupa’da ancak Kıpçakların gelişlerinden sonra öğrendiler. Bu, inkarı mümkün olmayan bir hakikattir ki, bunu Hıristiyan tarihçiler bile gizlemiyorlar. IV. yüzyılda burada, içinde Hıristiyanları vaftiz ettikleri havuzlar yapmışlardı.
Bir de, Tengri inancı geleneğinin muhafaza olunduğu Tibet’te, arı-alkın ve arı-sili törenleri, eskiden olduğu gibi, hala duruyor…
Demek ki, Ermeni piskopos, Tengri dinine giren ilk Avrupalı idi. Böylece açık ruhlu Türkler, Batı ile ittifaka karşı kendi tavırlarını izhar ettiler… Grigoris’i vaftiz ettikleri göl bile biliniyor. O, Kayakent köyü yakınında ve Aci, yani “haç-gölü” adını taşıyor.
Türk din-adamları, (ruhen!) temizlenmiş olan Grigoris’i Hamrin şehrine gönderdiler ve orada kendisine evrensel ağacın sırrını açtılar. O, Türklerin kutsal metinlerini görmüştü; ki bunlar bugün, bazı parçalara bakılırsa, Kuran’a da girmişlerdir. Ancak, o zaman, sırların açıklanmasından sonra, ona sağ elin iki parmağını –baş ve adsız parmağı- birleştirme izni verdiler. Bu, ilahi rahatlama işareti oluyordu.
İki parmağı bu şekilde birleştirme, Doğu’da Gök Tanrı’ya bağlılık manasına geliyordu. Onları alına, göğüs’e, sol omuza, sağ omuza indirirlerdi… Türkler, bu hareketlerle Gök Tanrı’dan himaye ve iltimas diliyorlardı. (Bu şekilde istavroz çıkaran ilk Hıristiyan, yine piskopos Grigoris oldu.)
Hıristiyanlar haçın gücünü bilmedikleri gibi, istavroz çıkarmayı da bilmiyorlardı. Bunu da Kıpçaklardan aldılar.
Grigoris, onlara, Avrupa’da kendisine ibadet olunan İsa (Hrista)’yı ve Hıristiyanlara yönelik baskı ve zulümleri anlattı. Türkler, İsa (Hrista)’yı Gök Tanrı’nın oğlu kabul ederek, Grigoris’e inandılar. Bilhassa Geser’e, yani Türk kavminin Peygamberi’ne. Ona, kısa ve kolay anlaşılır kelimelerden oluşan dualar ithaf olundu.
Gök Tanrı dininin ‘semavi’ olduğunu ne kanıtlar?
“Biz sana Geser’i verdik, öyleyse sen de Rabbine dua et…”; (Geser= Tanrı’nın Eski Altay’a, insanları dürüst, dindar bir hayata sevk etmek için gönderdiği oğlu) Bu satırlar, Tanrı’nın öğütlerinden. (Bugün onlar, Kuran’ın 108. suresi oldular). “Geser” (Kausar, Kevser) sözünün manası, bugüne kadar Doğu’da her ne kadar unutulmamışsa da, burada artık herkes hatırlamıyor.
Grigoris, uzun süre ayinlerin sırlarını özümsedi. Derbent’te bir Hıristiyan kilisesi yapmasına yardım ettiler. (Daha sonra bu kiliseye –Kafkas’ta ortaya çıkan ülkenin ismiyle- Arnavut kilisesi adı verildi; Geser şehri, anlaşılan, Kafkas Arnavutluğu’nun şehirlerinden birisiydi.)
Ermenistan, Avrupa’daki ilk kilisenin, kendisindeki yeni Hıristiyan kilisesi olduğunu iddia etti. Bu, 301 yılında olmuştu. Orada Tengri’yi ve onun haçını kabul ettiler. Ermeniler, Türklerin ayin törenini benimsediler. (Hıristiyanların kendi törenleri bile yoktu; onlar Yahudi dininin sinagoglarındaki kaidelere göre dua ediyorlardı.)
Eski kaidelerden ilk olarak Ermeniler uzaklaştılar; böylece Roma’da infiale sebep oldular. İmparator Diokletian, o zaman, yeni Hıristiyanlara yönelik meşhur baskı ve kovuşturmalarına başladı.
Ne var ki, takipler, idamlar, sürgünler artık korkutmuyordu. Sadece, yeni dinin taraftarlarının sayısı arttı… Türk ruhi manevi kültürünün tohumları, pagan Roma’nın taşlık topraklarında bile bol ürünler verdiler! Çünkü, dünyada Gök Tanrı’dan daha güçlü kimse yoktur!
Roma imparatorluğu kavimleri, korkmadan, eski tanrıların güçsüzlüğünden söz ediyorlardı. Herkes, Jüpiter’den açıkça yüz çevirdi. Merkür’ün heykellerini yıktılar; putların heykellerini kırdılar…
“Tengri’nin takdirinden kaçılmaz!”
Sonunda Roma’da bunu anladı. İmparator Diokletian, yeni Hıristiyanlığı kabul etmeyi bile istedi, fakat korktu. Ümitsizlik içinde tahtı terk etti ve saraydan ayrıldı. Bilge politikacı, birdenbire, Türklere yenildiğini hissetmişti.
Yenilmişti, onlarla savaşa bile girişmeden!
Murad Adji
Çeviri Prof. Dr.Fahri UNAN
Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü
Kaynak: KIPÇAKLAR – Türklerin ve Büyük Bozkırın Eski Tarihi

BUDULGAN BOZKURT
30.Aralık.2015, 19:24
Eski Türk İnançlarında Ağaç ve Orman
http://www.bilinmeyenturktarihi.com/wp-content/uploads/2014/01/orman.jpg

Eski Türk inancında ağaç ve orman, insan hayatı üzerinde tesiri olan mukaddes varlıklardır. İnsanların onların iyelerini memnun ettikçe, daha mesut olacaklarına, bolluk ve berekete ulaşıp daha huzurlu yaşayacaklarına inanılırdı. Türklerin bu inancı Göktürk Çağı kitabelerinde kazınmıştır. Bu kitabelerde, Türklerin Ötüken Yış’dan uzaklaşmaları halinde, başlarına türlü belaların geldiğine ve geleceğine, burada yaşarlarsa, huzur içinde ömür süreceklerine, sıkıntıya düşmeyeceklerine işaret edilir. Kırım Türklerinin bu ormanları “Balta Tıymez” kabul edip kutsal saymaları, Kırımda ulu çınarlara yükünmenin 19. YY.’a kadar devam etmiş olması, uzun süren kuraklık dönemlerinde yağmur duası için ulu ağaçların altının seçilmiş olması, ayrıca Ishak Sangari ve eşinin mezarının Kırım’da saygı toplaması bize Karaim Türklerinde; Ağaç, Ata, Yağmur ve ölümle ilgili inançların eski Türk inançlarının izleri olarak yaşadıklarını göstermektedir. Bu tür pratiklere incelediğimiz bölgede de rastlamaktayız. Kuzey Irak’taki kutsal su muhtevalı inançlar, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki benzerlerinden farksızdır. Süleymaniye’deki Şeyh İsa-Musa suyu, çocuğu olmayan ailelerin, suyundan içtikleri kutsal bir mezardır. Bu mezarın önündeki büyük ağaçlara Kırmanç ve Türkmenler kutsiyet atfetmektedirler. Dalları dahi korunan bu ağaçların dallarına çaput bağlanmakta dileklerde bulunulmaktadır. Suyu kutsal kabul edilen Kerkük de ki Baba Gulgul mezarında Türkmen ve Kırmançlar daha ziyade cilt hastalıkları için şifa ararlar. Bu tür ziyaretlerde dallarına dahi dokunulmayan kutsal ağaçların “sahipli” olduğuna inanılır. Bu ağaçların dallarına bağlanan çaputlar ise, ziyarete yapılmış birer “saçı”dırlar.Kuzey Irak Türkmen ve Kırmançları arasında eski Türk inanç sistemi Gök Tanrı dininin, kültlerinden olan Ağaç kültü’nün de izlerini görüyoruz. Selahattin kazası ile Saklaun arasında dağlık bölgede bir ağaç vardır. Sere Suvare adı ile bilinen bu ağaç yöreye de adını vermiştir. Ağaç’ın içinde bir delik vardır. Ağacın içinden geçen ve çocuğu olmayanların çocuğunun olacağına inanılır. Çocuğu olanlar bu ağaca yeşil bir çaput bağlarlar ve kurban keserler. Şere suvare’nin suyu şifa için içilir ve suyunda yıkanılır. Ağaç kovuğundan çıkmanın Türk Mitolojisindeki yeri bilinirken, Doğu Anadolu’da da bu tür ağaç ve taşların varlığı tespit edilmiştir. Bitlis Hizan’daki niyet taşı bunlardan biridir. Kırım Karaylarında, kaledeki Karay Mezarlığında “Balta Tıymez” adı ile bilinen kutsal ulu ağaçlara halk elleyerek, alnını sürerek dua eder. Karaylar; güneş doğarken ağaçlar aydınlanırken, güneşin doğduğu yerlere yüzlerini sürerek özel şarkılı dualar okurlar. Bu ayinlerde daire çizecek tarzda hareket ederler. Gregoryanlar “Sos (Gümüşlü Kavak) diye adlandırılan ağacın dallarının hareketinden, yapraklarının hışırtısından anlamlar çıkarmaktadırlar. Armavir’de Sos Ağacı ile ilgili bir kült oluşmuştur. Gök Tanrı inanç sisteminde Ağaç kültü önemli bir yer tutmaktadır. Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da yılın muayyen zamanlarında belirli kutsal gecelerde bütün tabiatın ibadet ettiğine bu arada gövdeleri ile yere eğilen ağaçların da secde ettiğine inanılır. Karaim Türklerinde gelin oğlan evine gelmeden evvel damadın evinin eşiğine bir meşe ağacı dalı konulur. Kırım ve Karaim Türkleri meşe ağacını uğurlu sayarlar, Çiftkale Mezarlığı’ndaki ağaçları kutsal kabul ederler. Azeri Türkleri zifaftan evvel yedi veya dokuz dallı bir ağacı şeker ve meyvelerle süslerler. Zara’da mezar tahtası veya mezar ağacı suya atılır ise yağmurun yağacağına inanılır. Azeri Türkleri yedi taşı ipe bağlayıp suya atarlar ve bu yedi taşın ipini sahildeki karaağaç veya fındık ağacına bağlarlar.
Yaşar Kalafat
Eski Türk Dini İzleri / Ağaç Orman Bitki İyesi

BUDULGAN BOZKURT
30.Aralık.2015, 19:26
Gök Tanrı İnancının Kutsal Ögeleri
http://www.bilinmeyenturktarihi.com/wp-content/uploads/2013/09/gok-tanri-kustsali.jpg

Gökteki Kutsal Nesneler
Güneş, ay, ateş ve su, Tengri’nin kudretinin sembolleridir. İnsanların Gök’e dua ederek elde ettiklerine inandıkları “Buyan” adlı enerji, güneşin göğün neresinde durduğuna bağlı olarak değişir. Bu yüzden yılın en uzun gününün yaşandığı ve gündüz ile gecenin eşit olduğu günler en önemli bayramlardır. Bununla birlikte en fazla buyanın yeni ay ve dolunayda elde edilebildiğine inanılır.
Yılbaşı, 21 Aralık’tan sonra gelen ilk yeni ayda, “Kızıl Güneş Bayramı” 21 Haziran’dan sonra gelen ilk dolunayda kutlanır. Venüs gezegeninin Türklerdeki adı “Erklik,” Moğollardaki adı “Tsolman”dır. “Ateşli ok” denilen yıldız kaymalarını ve yeryüzüne düşen meteorları Erklik Han’ın gönderdiğine inanılır (Erlik Han ile karıştırılmamalı). Büyük ayı yıldızlarına Moğollarda Doolon Obdog (“Yedi Yaş Damlalı Adam”) derler. Gök’ün Ülker yıldızlarına bağlı olduğuna ve Ülker’in etrafında döndüğüne inanılır. Beyaz Ay bayramında 14 adet tütsü yakılır. Bunların ilk yedisi “Yedi Yaş Damlalı Adam” ve diğer yedisi Ülker içindir.

Üç-Dünya Kozmolojisi
Gök Tanrı inancında gerçek alemin yanında bir “gök alemi,” bir de “yeraltı alemi” vardır. Bu alemlerin arasındaki tek bağlantı, dünyanın merkezinde duran “Dünyalar Ağacı”dır.
Gök alemi ve yeraltı aleminin yedişer katı vardır (bazen yeraltı 9, gök de 17 kat olarak geçmektedir). Şamanlar bu alemlere yolculuk yapmak için birçok girişler tanırlar. Bu alemlerin katlarında, aynı yeryüzündeki insanlar gibi bir hayat sürdüren varlıklar vardır. Onların da kendi saygı gösterdikleri ruhları ve şamanları vardır. Bazen bu varlıklar yeryüzünü ziyaret ederler ama insanlara görünmezler. Sadece ateşin garip bir cızırtısında ya da bir tilkinin havlamasında kendilerini belli ederler ve şamana görünürler.

Yeraltı Alemi (Yerlik)
Yeraltı aleminin yeryüzü ile çok benzerlikleri vardır ama yeraltı halkının insanlarda olduğuna inanıldığı gibi 3 ruhu değil, sadece 2 ruhu vardır. Onlarda, vücut ısısını üreten ve nefes alınmasını sağlayan “ami ruhu” eksiktir. Bu yüzden çok beyaz tenlilerdir ve kanları çok koyu renklidir. Yeraltı aleminin güneşi ve ayı çok daha az ışık verir. Yer altında da ormanlar, ırmaklar ve yerleşim yerleri vardır.
Yeraltı aleminin efendisi Erlik Han’dır (Moğolca: Erleg Han). Erlik, Tengri’nin bir oğludur. Yer altında yeniden doğmayı bekleyen ruhları da Erlik Han kontrol eder. Eğer hasta bir insanın “süne ruhu” daha ölmeden yeraltı alemine kayarsa bir şaman, Erlik Han ile pazarlık yaparak onu tekrar geri getirebilir. Eğer bunu başaramazsa hasta ölür.

Gök Alemi
Gök aleminin de yeraltı alemi gibi yeryüzü ile benzerlikleri vardır ama bu alemde insanların ruhları bulunmaz. Bu alem yeryüzünden çok daha aydınlıktır. Bazı rivayetlere göre yedi tane güneşi vardır. Yeryüzündeki şamanlar bu alemi ziyaret edebilirler. Burada sağlıklı, hiç dokunulmamış bir doğa vardır ve buranın yerlileri atalarının geleneklerinden hiçbir zaman sapmamışlardır. Bu alem Tengri’nin diğer bir oğlu olan Ülgen’in himayesi altındadır.
Bazı günlerde Gök aleminin kapısı aralanır ve ışığı bulutların arasından parlar. Bu anlar, şaman dualarının en tesirli olduğu anlardır. Bir şaman, kendisini gök alemine götüren hayali yolculuğunu bir kuşun, geyiğin ya da atın sırtına binerek, ya da bu hayvanların şekline girerek gerçekleştirir.

Dünya Görüşü
Gök Tanrı inancına göre dünya sadece üç boyutlu bir ortam değil, aynı zamanda durmadan dönen bir çemberdir. Her şey bu çemberin içine bağlıdır ve çember durmadan eskir ve yenilenir. Dünyanın üç boyutu, güneşin hareketi, durmadan hareket halinde olan mevsimler ve bütün yaratıkların ölümden sonra tekrar doğan ruhlarından oluşur.

İnsanların Üç Ruhu
Tengricilikte, insanların ve hayvanların birden çok ruha sahip olduklarına inanılır. Genelde her insanın üç ruha sahip olduğu kabul edilir ama ruhların isimleri, özellikleri ve sayıları bazı kavimlerde farklı olabilir: örneğin, Sibiryanın kuzeyinde yaşayan ve bir Moğol halkı olan Samoyetler, kadınların dört, erkeklerin beş ruha sahip olduklarına inanmaktadırlar.

Ruh Türleri
Kuzey Amerika’da, Orta ve Kuzey Asya’da araştırmalarda bulunmuş olan Paulsen ve Hultkratz bu ruh inancının bütün halklarda aynı olan iki ruhunu şöyle açıklamışlardır:
– Nefes, hayat ya da beden ruhu
– Gölge ruhu/serbest ruh
Bunların yanında kavimden kavime değişen “kısmet ruhu,” “koruyucu ruh” ve bir de “çocuk ruhu” inancını tarif etmişlerdir. Yeni doğan bir çocuğun “Omi ruhu” olduğuna ve bu çocuk bir yaşına girdiğinde bu ruhun “Ergen ruhu”na dönüştüğüne inanılır. Ayrıca aynı kavme ait olan insanların bir “kolektif ruh”a sahip olduklarına inandıkları tespit edilmiştir. Bu “kolektif ruh” inancı, aynı türe ait olan hayvanlara da yansıtılır. Yani, aynı türe ait olan hayvanların büyük bir toplu ruha bağlı olduklarına inanılır.

Ruh Adları
Türklerde ve Moğollarda insan ruhları için birçok farklı isimler bulunur ama bunların özellikleri ve anlamları henüz yeterince araştırılmış değildir.
Türklerde: Özüt, Süne, Kut, Sür, Salkin, Tin, Körmös, Yula
Moğollarda: Sünesün, Amin, Kut, Sülde
Jean Paul Roux, bu ruhların yanında, bir de Uygurların Budist dönemlerinden kalan yazılarda sözü edilen “Öz Konuk” ruhuna dikkati çeker.
Moğolistan’a araştırmalar yapmak için gidip sonunda hayatını Tengriciliğe adamış ve “Sarangel Odigen” adıyla Şamaniçe olarak Moğolistan’da vefat eden bilimci Julie Stewart, Tengricilik hakkında yazdığı makalelerinden birinde ruh inancını şöyle tarif etmiştir:
Amin ruhu: Nefes almayı ve vücut ısısını sağlar. Amin ruhu tekrar canlandırır. (Bu ruhun Türklerdeki adı “Özüt” olsa gerek. Kaşgarlı Mahmud, yazdığı Divân-ı Lügat-it Türk adlı eserinde “Özüt ruhu”nu nefes ruhu olarak tarif etmiştir).
Sünesün ruhu: Vücudun dışında, suya gider, suyun içinde hareket eder. Aynı doğadaki su çemberi gibi bir varlık sürdürür. İnsan ölünce yeraltı dünyasına iner. Tekrar dünyaya gelmesi gerektiğinde, bir kaynaktan çıkar ve bebeğin içine girer. (Türklerde “Süne ruhu”).
Sülde ruhu: Bir insana kişiliğini veren ruh. Benlik ruhu. Diğer ruhlar insan vücudunu terk ederse sadece baygınlığa, benliğini yitirmeye ya da komaya yol açarlar, ama eğer bu ruh vücudu terk ederse insan ölür. İnsan ölünce doğada bir cisme girer ve Yer Su ruhu olur. Tekrar dünyaya gelmez.
Hayvanların iki ruhu vardır. Hayvan öldüğünde bunlardan birisi tekrar dünyaya gelir ve diğeri doğaya yerleşir. Hayvanlar yeniden dirilebilen bir ruha sahip oldukları için, onlara da saygılı davranmak ve eziyet etmemek gerekir.
Kut, Tengrikut ve Iduk
Kut: Tengri’nin sadece hükümdarlara verdiği güçlü bir ruhtur. Tengri bu ruhu bir kağana, uygun gördüğü zaman verir ve yine uygun gördüğü zaman geri alır. Bu ruha sahip olan bir kağanın unvanına “Tengrikut” eklenir.
Iduk: Yer Su’ların ve bazı diğer dişi cinsiyetli kutsal varlıkların ismine katılan bir ektir ve henüz yeterince araştırılmamıştır. Jean Paul Roux’un fikrine göre, “Kut”un dişi varlıklara verilen uyarlamasıdır.

Diğer Kutsal Varlıklar
Tengri’nin yanında Tengriciliğin coğrafyasında en yaygın ve en tanınmış kutsal varlıklar şunlardır:
Umay (Iduk Umay ya da Tenger Ninyan da denir): Bereket tanrıçası. Tengri’nin kızı.
Ülgen (Altaylar’da Adakutay, Yakutlar’da Ak Toyun): Tengri’nin oğlu. Gök aleminin efendisi.
Erlik Han (Yeraltı Alemi=Yerlik/Erlik): Tengri’nin oğlu. Yeraltı aleminin efendisi. Günümüzdeki Yakutlar ve Altaylar yukarıda sayılan dört tanrısal varlığın yanında ayrıca şu kutsal varlıkları tanımaktadırlar:
Kayra Han: Altaylılarda yüksek derecede bir tanrı. Gök’ün en yüksek katında, altın bir sarayda, altın bir tahtta oturduğu anlatılır. Altayların yaratılış efsanesinde hatta insanların yaratıcısı olarak gösterilir.
Ayzıt ya da Aykız: Aşk, güzellik ve Ay tanrıçası. Gök’ün 3. katında oturur. Kamlar alkışlarında (alkış= Dua) inanılmaz güzelliğini vurgularlar.
Gün Ana: Güneş tanrıçası. Güneş ile birlikte Gök’ün 7. yani en yüksek katında oturur.
Ay ata ya da Ay dede: Ay tanrısı. Ay ile birlikte Gök’ün 6. katında oturur.
Alasbatır: Ev hayvanlarının koruyucusu.
Ancasın: Yıldırımların efendisi.
Su İyesi: Suda yaşayan güzel peri kızlarıdır. Kendilerini yılana ya da kuşa çevirebilme yetenekleri vardır.
Taş Gaşıt: Kısmet tanrısı.
Andarkan: Ateşin efendisi. Eski Kırgızlarda bir bitki tanrıçası aynı isimi taşıyordu.
Satılay: Kötülük tanrıçası. İnsanların dengesini bozar, yoldan çıkarır ve ruh hastalıkları getirir. Çaresiz insanları intihar etmeye ikna eder.
Kış Han: Kışın efendisi.
Arah, Toyer, Tarila, Sabıray: Yeraltı aleminde, insanların ruhları hakkında kararlar veren hakim derecesindeki ruhlar.
Gölpön Ata: Koyunların koruyucusu.
Erdenay: Haberci. Tanrıların insanlara bildirmek istedikleri iyi kararları insanlara ileten ruh.
Kambar Ata: Atların koruyucusu.
Od Ana: Ateşin ve ocağın tanrıçası.

Doğa Ruhları ( Tinleri )
Tengricilikte doğa ruhlarla doludur. Bu ruhlar bulundukları yerlere ve özelliklerine göre kategorilere ayrılırlar. Bunların isimleri Tengrici halkların farklı dilleri ve lehçelerine göre değişebilir. Ama bunlar genel olarak iki büyük gruba ayrılabilirler:
Gök ile bağlantısı olan ruhlar: Bunların adlarına çoğunlukla “kök-” (mavi) ya da “-tengri” (gök) kelimeleri eklenir.
Yer ile bağlantısı olan ruhlar: Bunlar toplu olarak Türklerde “Yer su” ve Moğollarda “Gazriin ezen” olarak adlandırılırlar.
Şamanlar birçok ruhu kontrol edebilir ama bazı gök ruhları o kadar güçlüdürler ki bir şaman onları etkileyemez. Bir ruh sadece, denge bozulduysa ve düzeltilmesi gerekliyse rahatsız edilebilir. Önemsiz meseleler veya sırf merak için rahatsız edilmemeleri gerekir. Moğollarda Tengri’nin yanındaki en güçlü kutsal varlıklar, Gök’ün ayrı yönlerinde bulunduklarına inanılan dört kudretli gök ruhlarıdır. Moğollar bunların adlarına da “-tenger” (gök) eklerler:
Erleg Han (Erlik Han), yeraltının efendisi. Doğu-”tenger”i.
Usan Han, su ruhlarının efendisi. Güney-tengeri.
Tatay Tenger, kuzeyden çağrılır. Fırtınaların, yıldırımların ve hortumların efendisi.
Moğolların bu gök ruhları çok güçlüdür ve etkilenmezler. Şamanlar onlardan sadece bir ayinde yardımcı olmalarını rica edebilir. Bu ruh gruplarının dışında bir de Çor (Moğolca: Çotgor), Ozor, Ongun, Körmöz ve Burhan ruhları vardır.
Yer su (Moğolca: Gazriin Ezen, Yakutca: Ayy): Yer ile bağlantısı olan doğa ruhları. Bir dağın, gölün, ırmağın, kayanın, ağacın, köyün, binanın; hatta bütün bir ülkenin ruhu olabilirler.
Çor (Moğolca: Çotgor): Dengeyi bozan, bedensel ve ruhsal hastalıklar getiren kötülük ruhları. Bazı Çor’lar ölmüş insanların, yeraltı aleminin yolunu bulamamış olan Süne-ruhlarıdır. Bu takdirde bir şamanın bu ruhu tekrar yola getirmesi gerekir. Diğer kötülük ruhları tekrar canlandırma çemberinin dışında dururlar ve sonsuza dek doğada dolaşırlar. Şamanlar bu ruhları etkileyip iyi bir yardımcı ruh haline getirebilirler.
Ozor ruhları, Ongun ruhları ve Burhan ruhları çoğunlukla iyi ruhlardır, ama zaman zaman sorun da yaratabilirler. Ozor ve Ongun ruhları bazı ataların bir süre boyunca doğada dolaşan Sülde ruhlarıdır. Bu ruhlar şamanların törenlerinde en önemli yardımcılarıdır.
Körmöz (Moğolca: Utha): Ölmüş şamanların ruhlarıdırlar. Körmözler daima canlı şamanların yanında bulunur, onlara yol gösterip yardımcı olurlar. Körmözler birçok şaman kuşaklarının tecrübesine sahiplerdir. İyi ve kötü Körmözler vardır. Ayrıca Körmözler yeni ölen insanların ruhlarına yol gösterirler ve onları gitmeleri gereken yere götürürler.
Burhan: Burhanlar çok güçlüdürler ve bir şaman onları etkileyemez. Eğer bir insanı hasta ettilerse, sadece hastayı rahat bırakmalarını rica edilebilirler. Sadece çok güçlü bir yardımcı ruhu olan bir şaman, Burhan ruhunu kontrol edebilir. Bu uygulamadan sonra o Burhan bir Ongun’un içinde tutulan Ongun ruhu olur.