Şu fotoğrafta gördüğünüz yer, Anıtkabir Müzesi'nden.. Atatürk’ün savaş meydanındaki “makamı”.

Kupkuru tahtaların üstüne konulmuş bir tanecik minder.. Önünde derme çatma bir sehpa, yerde boş mermi kovanları, ışık niyetine kütüğün üstüne asılmış bir fener, sehpada serili harita..Bir kahve fincanı, bir teneke kupa, bir de dandik kül tablası..

Düzgün bir yatağı döşeği , oturacak bir rahat koltuğu olmadan, onca gencecik fidanın canı ve koca memleketin selameti ona emanetken geceleri uyayabiliyor muydu acaba?

Döşeği taş, battaniyesi yıldızlar iken, o kan kokusunun içinde, omuzlarındaki o tarifi imkansız yükün altındayken şöyle mis gibi bir uyku çekebildi mi dersiniz?

Soruyorum kendime, onca sorumlulukla, ömrü savaş meydanlarında geçerken, Atatürk ne zaman genç olabildi acaba diye..

Bir tahta sıra, bir çiçekli minder, bir fincan kahve, bir teneke kupa..

Bir insan, sadece bunlarla yetinip , uyumadan, dinlenmeden, batmış, işgal edilmiş, hasta, eğitimsiz, öz güveni sıfır bir ülkeyi , “sadece umudunu yitirmeyerek” kurtarıyorsa,ve savaşın en ümitsiz aşamasında bile defterine Türkiye Cumhuriyetini nasıl kuracağına dair notlar karaladıysa, bugün bizim umudumuzu yitirmek gibi bir lüksümüz yok demektir.