İlhanlılar’da Mimarinin Gelişimi

Moğolların güçlü bir imparatorluk kurup geniş coğrafyalarda hakimiyetlerini yaymalarından ve yerleşik medeniyetlerle temas etmelerinden önce mimari bir geleneklerinin olduğu söylenemez. Göçebe kültürün temsilcisi olan Moğollar bozkırda çadırlarda yaşamaktaydılar. Türkçesi “yurt” olan “nutuğ” adındaki çadırları pratik taşınabilir nitelikteydi.

Çubuk kafesler şeklinde bir kasnak olarak inşa edilen çadırın üzeri keçe ile kaplanırdı. Üst kısmının ortasında baca amaçlı bir deliği olan çadırın kapısı güneye bakardı ve keçeden bir perdesi vardı. Bu çadır, göçer yaşamına uygun olarak hiç katlanmadan öküz arabası ile taşınabilecek şekildeydi.

Hükümdarın çadırı diğer çadırlardan farklıydı. O daha güzel renkli kumaşlardan yapılırdı. Belli bir oranda da sırma ve altın pulluklara sahipti. Bu şekilde yaşayan Moğollar, büyük fetihlerin ardından çok geçmeden yerleşik medeniyetlerin etkisine girdiler ve yerleşiklerin mimarisiyle tanıştılar. Ögeday’dan itibaren Hanlar, Karakurum’da iki bölümden oluşan bir sarayda oturmaya başladılar. Moğol yönetiminin ilk idari yönetim binası olan bu saray bir yerleşim merkezi durumundaydı.

Bunun etrafında Moğol soylularına ait küçük binalar bulunmaktaydı. Sarayın önünde fıskiyeli bir havuz vardı. Robruck’un verdiği bilgiye göre bu fıskiye Paris’ten getirilmişti. Sarayın kapısı güneye bakmaktaydı. Bundan başka Ögeday zamanında birkaç tene daha “küşk” adı verilen saray bahçesi açık alan mimari eserini oluşturulmuştu.

Moğolların Orta-Doğu’da hakimiyetlerinin yaygınlaşmasıyla mimari gelişimleri arasında paralellik vardır. Hakimiyet kurdukları coğrafyalarda başlangıçta büyük yıkım ve tahribatlar gerçekleştiren Moğolların neredeyse yıkılan şehirlerin enkazları ortadan kalkmadan imar faaliyetlerine başlamışlardı. Daha Ögedey zamanında Cengiz Han’ın tarumar ettiği Herât, Gence, Termez, ve Nişabur gibi şehirlerde imar faaliyetlerine girişildiği görülmektedir. Fakat sistematik çerçevedeki imar faaliyetleri Helügü zamanında başlamıştı.

Hülegü, Merâga’yı kendine merkez edinip burada köklü imar çalışmalarında bulundu. Bunun yanında pek çok yaylak ve kışlak kurduran Hülegü, İlhanlıların ilk şehrinin de kurucusu oldu. Ama Hülegü döneminde esas imar faaliyeti yine Moğollar tarafından tarumar edilen Bağdat’ta görüldü.

Hülegü ile başlayan imar girişimleri oğlu Abaka zamanında artarak devam etti. Bu dönemde Bağdat’taki imarı yönlendiren kişi şüphesiz Bağdat eyaletinin yöneticisi de olan Cüveynî’ydi. Yine Cüveynî’nin talimatları sayesinde Belh ve Merv gibi eski Selçuklu şehirleri de yeniden imar edilerek eski enkaz görünümlerinden kurtarılmışlardı.

İlhanlılar’ın, yeni bir mimari tarz geliştirdiklerini söylenilemez. Mimaride İslam inancı ve kadim İran uygarlığı etkisinde şekillenen Selçuklu mimarisinin klasik takipçileri olmuşlardı. Buna rağmen İlhanlı eserleri bazı özellikleri itibariyle kolayca diğerlerinden ayrılabiliyordu. İlhanlılar dönemi mimarisi, Selçuklu mimarisinin devamı niteliğinde olsa da dönemin kendine ait Selçuklular’dan ayrılan önemli özelikleri de bulunmaktadır.

Bu itibarla İlhanlı dönemi anıtları, önceki dönemlerin pek çok özelliğini yansıtan bunun yanında bazı yenilikleri de beraberinde getiren eserler olarak görülmektedir. Örneğin şehir ya da külliye mimarisinde gelişmiş bir düzeyde sokak girişine önem veren yapı tarzları ve yüksek kubbeli bir giriş ve iki yanındaki minareleri olan bir tarz İlhanlılar’dan önce kullanılmayan bir yapı şekliydi.

İlhanlılar İran üzerinde hakimiyet kurduklarında bölgenin kadim birikiminden ziyadesiyle etkilenmiş ve bu tarzı zenginleştirerek devam ettirmişlerdi.

İran’da İslami dönemde gelişen mimarinin yapısal bütünlüğü çok önemli görülmese de yapılar kendilerini etkileyici biçimde ifade etmekteydiler. İran’da sanat bu dönemde, her çeşidiyle dekoratif ve soyut hale gelmişti. Bunun bir yansıması olarak İlhanlılar zamanında el sanatlarına ve taş süslemeciliğine büyük önem verilmişti. Bu alanda İlhanlılar zamanında büyük gelişmeler görülmüştü.

Bu dekorlar, süslemeler her ne kadar orta halli biçimlendirmelerse de her zaman hassas, belirgin ve berrak olarak nitelendirilmişlerdir. Süsleme tarzında “kufi” tarzı yazının çok sık kullanıldığı görülmektedir. Küfi’nin el yazmalarının bir sitili olmaktan çıkıp kitabe yazısına dönüşmesi İlhanlılar eliyle gerçekleşmiş bir yenilikti.

Selçuk mimarisi, İlhanlı mimarisinin asıl örneği olarak ele alınabilir ve İran’daki yaklaşık üç yüz yıllık bu süreç düzenli bir gelişme süreci izlemiştir. Yapı anlamında bu gelişme üzerine birkaç örnek verilebilir. İlhanlı yapılarında dikey şekiller ve seçmece stiller göze çarpmaktadır. Selçuklu yapılarına kıyasla odaların simetrisi değişiktir.

Odalar yatay ölçülerine kıyasla, dikey olarak daha uzun ve yüksektir. Selçuklu divanhanelerinin ölçüleri büyük ve genişken, İlhanlıların bu yapıları daha dar ve yüksektir. Köşe sütunları çok sayıda ve inceltilmiş şekilde tasarlanmıştır. Yapıların fiziksel dayanıklılığına özellikle önem verilmiştir. Büyük Selçuklu divanhane duvarları yerlerini büyük boşluklara ve bölmelere bırakmışlardır. İç ve dış cephe bölümleri derinlemesine geliştirilmiştir.

Burada amaç köşe duvarlarını ve ağır yan destek kollarını daha ince hale getirmektir. Aynı yolla kubbeli odaların duvarları da inceltilmiş, kalın olan kısımlar ağırlıklı olarak kubbeler olmuştur.

Selçuklu mimari yapıları, mahzen ve kubbe şeklinde devam etti. Sarkıt mahzenler gözde olmaya başladı. Sarkıt mahzenler, ilkel kümbet-i kâbus yapıları olarak kullanıldı.

Selçuklular zamanında, türbelerin dış saçaklarının ayrıntıları gibi görünen bu tarz sonraları mabetlerin köşe yapılarında kullanıldı. Sasani döneminde İranlı mimarlar tonozları (köşe kemeri) zemin ile kubbe arasında bir ara yapı olarak kullanıldı. Bu eski tarz Müslüman duvarcıların ana yapıya kubbeyi eklemek için alternatif bir yönteme ihtiyaç duymadığı zamanlara kadar kullanılmış. Buna rağmen, derin gölgeli tasarımlarıyla köşe kemerleri işçilerin hassasiyetlerine dokunacak niteliktedir.

Selçuklularda üç bölmeli sarkıtlar, köşe kemerlerinin bitişinde kullanılmış olup, sonraları mimari tarihinde de sıklıkla olduğu gibi, kendi adını vurgulamasından ziyade de daha çok mantıklı ve genellikle süsleme amaçlı bir çağrışım yaygınlaşmıştır.

Böylece mimarlar, ve Moğol döneminin popüler anlayışı olan, sarkıtları oldukça çok katmandan oluşturup iç dayanıklılığı düşürmeyi, köşe kemerlerini girişlere ve zekice tasarlanmış geniş yüzeyli kubbelere taşımayı yeni anlayış olarak benimsemişlerdir.

İlhanlı mimarisi hem taşralı hem de şehirli yapıya sahipti.

Yakın Doğu ülkeleri, İslam’ın ilk yüzyıllarında ünlü Bağdat ve Samarra şehirleri civarlarında uzun bir süre zarfında kraliyet hükmündeki geniş bir alanda, büyük gelişmeler gösteren mimari sürecine ev sahipliği yapmıştı. Bu zengin kültürün devamını sağlamak amacıyla İlhanlılar döneminde hükümdarların Gazâniye gibi şehirlerde hüküm sürerken, Gazân Han kendi bölgesindeki her topluluğa bir cami ve bir hamama sahip olma zorunluluğu getirmişti.

Böyle anıt mezar gibi olan yapılarda ise, Gazân Han ve Olcaytu binlerce sanatsal yeteneği yüksek işçi çalıştırmışlardır. Bu sanatkârlar fikirlerini ve yetilerini o kadar iyi yansıtmışlardır ki daha küçük çaptaki sanatçılara ilham kaynağı olmuşlardı. Bu küçük sanatçılar, taşra şehirlerinde veya köylerdeki yapıların iskelet yapısını inşa etmekte, bu sayede dönemin anlayışıyla paralel bir yol izlemektedirler. Sadece Azerbaycan’daki Yezd bölgesi biraz dönemden farklı kaldı.

Bu sebeple kendi yerel mimari yapısını ortaya koydu. İlhanlılar döneminde yabancı etkiler pek güçlü değildir. Oymacılık ve kakmacılık ile süsleme alanlarında Azerbaycan, Orta Asya’dan etkilendi. Bu dönemde sarkıtlı yapıların Suriye ve Irak’ta gördüğü rağbet belki de İran’a etki etmiş olabilir.

Bu özellikleri yansıtan en eski yapı İran Zavara’daki Andre Godard tarafından incelenmiş olup tek bir mimar grubunun 1135 senesinde tamamladığı Mescid-i Camii adlı eseridir. Varamin’deki Mescid-i Camii İlhanlılar döneminde camilerine model olmuştur.

1295 yılında İlhanlı Devleti’nin kurucusu Hülegü Han’ın torunu olan Gazân Han’ın tahta çıkışı aslında İslam medeniyetinin Moğol paganizmine karşı apaçık bir zaferiydi Gerek istila sürecinin verdiği tahribat gerekse İlhanlı hâkimiyetine süregelen muhalefet sebebi ile bitmeyen isyanların yol açtığı istikrarsızlık ülkenin imar edilmesi bir yana şehirlerin mevcut imarı da büyük tahrip gördü.

Her ne kadar imar faaliyetleri, Hülegü ile başlamış ilerleyen zaman içinde artarak gelişme göstermişse de ülkenin yayıldığı geniş coğrafyanın genel durumu pek parlak değildi. Bunun tek sorumlusu Moğol istilası değildi elbette. Moğollar gelmeden önce de bölgede iç karışıklıklar görülüyordu.

Ayrıca ülkenin batısını etkileyen İlhanlı-Memlûk savaşları da bölgeyi tahrip eden faktörlerin başında gelmekteydi. Reşîdüddîn’in ifadesine göre, Gazan Han tahta geçtiğinde İlhanlı coğrafyasının onda biri anca mamur durumdaydı. Bu gerçekle yüzleşen Gazan, gidişatın düzelmesi için yapılacak tek işin köklü reformlarla sistemi güçlendirmek ve imar faaliyetlerini arttırmak olduğunu anlamıştı. Aksi takdirde devletin burada tutunması mümkün olmayacaktı.

Göçebe kültür ve yerleşik kültür Gazan Han’ın düşünce dünyasına aynı anda hakim olmuştur. Bu algı İlhanlılar’ın resmi devlet algısı olarak da şekillenmişti.

Olcaytu Han 704/ 1304 yılında tahta geçtiğinde ağabeyi Gazan Han’ın başlattığı reformları devam ettirme sözü verdi. Bu bağlamda pek çok eser imar eden Olcaytu Han, bir de Tebriz’den başka yeni bir şehir kurmak istedi.

Sultanabad veya daha yaygın ismiyle Sultaniye diye anılan bu şehrin inşasına 705/ 1305 yılında karar verdi. Olcaytu Han, Sultaniye'yi çok önemsemekteydi. O, ağabeyinin kurduğu Gazaniye’den de daha büyük ve daha görkemli bir şehir kurmak istiyordu. Sultan Olcaytu, biraz da İslam inancının etkisiyle tüm askeri ve siyasi başarılarının unutulacağını bir gün yok olacağını ancak kendisinden sonra onu ölümsüz kılacak şeylerin bıraktığı mimari eserler olacağını düşünmekteydi.

Çok önemsediği yeni şehrin kurulması için devrin meşhur bütün ustalarını, sanatkârlarını ve mimarlarını davet etmişti. Bütçeden geniş bir ödenek ayırarak şehrin inşasını başlattı. Düz bir yaylak arazisi üzerinde kurulan Sultaniye için önce şehrin sınırlarını belirleyen surlar inşa edildi. Mina renkli taşlardan yapılan şehir surları Kâşânî’nin tanımlamasıyla, Zuhal yıldızı kubbesinin zirvesine denk gelecek kadar yüksek bir bina inşa edilmdi.

Olcaytu Han Sultaniye’yi o kadar çok önemsiyordu ki şehrin kurulmasını emrettiği yarlığında; Tebriz kadar geniş, Çin baharından daha yeşil, dinin şiarından daha nefis felek kubbesinden daha yüksek “balık”tan aya dek ne varsa hepsinden daha büyük ve ulu bir şehir diye tanımlamaktaydı. Yine fermanında şehri tarif ederken irem bağı kadar yem yeşil, kocaman sapasağlam Kâbe gibi yüksek, düzgün hoş ve şehri çepeçevre saran cennet kasırlarını andıran sağlam temelli bir kale yapılmasını emrediyordu.

İlhanlılar dönemi mimarisi her ne kadar genel kanaat olarak Selçuklu mimarisinin devamı niteliğinde olsa da dönemin kendine ait Selçuklulardan ayrılan önemli özelikleri bulunmaktadır. Bu itibarla İlhanlı dönemi anıtları, önceki dönemlerin pek çok özelliğini yansıtmakla beraber bazı yenikleri de beraberinde getiren bir dönem olarak görülmektedir. İlhanlıların mimari anlayışı doğrudan Selçuklu yapılarına dayanmaktadır.

İlhanlılar’dan günümüze kalan eserler bunun en güzel kanıtıdır. Selçuklu ve İlhanlı mimari eserleri bazı açılardan kıyaslanabilir. Selçuklu Türkleri, İran’ın batı kesimlerinde on birinci yüzyıl ortalarında bozkırlı bir topluluk olarak ilerlemişler ve İran coğrafyasının önemli bir kısmına yerleşmişlerdi. Sonraları ise yerleşik İran kültürünün üstün olduğu edebiyat ve güzel sanatlar gibi alanların farkına vardılar. İran’ın yerli yetkilileri, İran kültürünün ürünlerini devletin yeni sahiplerine sunmuşlardı.

Böylelikle her alanda olduğu gibi mimari alanda da İran kültürü Selçuklular içinde biraz Bozkır etkisine kapılarak yaşamaya devam etmişti. İlhanlı mimarları, inşadaki unsurları, yöntem ve malzeme benzerliğini bakımından Selçuklularda oluşan ve İran mimarisinin yeni tarzını temsil eden bu stili devam ettiricisi olmuşlardı. Eski İran geleneklerinin bir yansıması olarak mezar taşları ve türbeler, Selçuklu mimarisinde önemli bir yere sahiptiler.

Bu durum İlhanlılar’da da kendini göstermiştir. Bozkırda imparatorlarının mezarlarını belli etmemeyi kültür edinen İlhanlılar İran üzerinde hâkimiyet kurdukların da ise anıtsal mezarlar inşa ettirmeye başlamışlardı. Artık İlhanlılar’da bir türbe mimarisi oluşmaktaydı.

Selçuk mimarisi, İlhanlı mimarisinin asıl örneği olarak ele alınabilir ve İran’daki yaklaşık üç yüz yıllık bu süreç düzenli bir gelişme süreci izledi. Yapı anlamında bu gelişme üzerine birkaç örnek verilebilir.

İlhanlı yapılarında dikey şekiller ve seçmece stiller göze çarpmaktadır. Selçuklu yapılarına kıyasla odaların simetrisi değişiktir. Odalar yatay ölçülerine kıyasla, dikey olarak daha uzun ve yüksektir. Selçuklu divanhanelerinin ölçüleri büyük ve genişken, İlhanlıların bu yapıları daha dar ve yüksektir. Köşe sütunları çok sayıda ve inceltilmiş şekilde tasarlanmıştır. Yapıların fiziksel dayanıklılığına özellikle önem verilmiştir.

Büyük Selçuklu divanhane duvarları yerlerini büyük boşluklara ve bölmelere bırakmışlardır. İç ve dış cephe bölümleri derinlemesine geliştirilmiştir. Burada amaç köşe duvarlarını ve ağır yan destek kollarını daha ince hale getirmektir. Aynı yolla kubbeli odaların duvarları da inceltilmiş, kalın olan kısımlar ağırlıklı olarak kubbeler olmuştur.

Selçuklu mimari yapıları, mahzen ve kubbe şeklinde devam etmiştir. Sarkıt mahzenler gözde olmaya başlamıştır. Sarkıt mahzenler, ilkel kümbet-i kâbus yapıları olarak kullanılmıştır. Selçuklular zamanında, türbelerin dış saçaklarının ayrıntıları gibi görünen bu tarz sonraları mabetlerin köşe yapılarında kullanılmıştır.

Sasani döneminde İranlı mimarlar tonozları (köşe kemeri) zemin ile kubbe arasında bir ara yapı olarak kullanmışlardır. Bu eski tarz Müslüman duvarcıların ana yapıya kubbeyi eklemek için alternatif bir yönteme ihtiyaç duymadığı zamanlara kadar kullanılmıştır. Buna rağmen, derin gölgeli tasarımlarıyla köşe kemerleri işçilerin hassasiyetlerine dokunacak niteliktedir.

Selçuklularda üç bölmeli sarkıtlar, köşe kemerlerinin bitişinde kullanılmış olup, sonraları mimari tarihinde de sıklıkla olduğu gibi, kendi adını vurgulamasından ziyade de daha çok genellikle süsleme amaçlı bir çağrışım yaygınlaşmıştır.

Böylece Selçuk mimarları ve Moğol döneminin popüler anlayışı olan, sarkıtları oldukça çok katmandan oluşturup iç dayanıklılığı düşürmeyi, köşe kemerlerini girişlere ve zekice tasarlanmış geniş yüzeyli kubbelere taşımayı yeni anlayış olarak benimsemişlerdir.

Bu koşullar altında Selçuklulardan aldıkları mirası kendilerinden sonraki Müslüman Türk devletlerine yani Osmanlı ve Timurlulara devredecek olan İlhanlılar hakim oldukları coğrafyada pek çok nadide eser inşa etmişlerdi. Özellikle Anadolu’nun Doğusu, İran ve Azerbaycan bölgeleri Moğol mimarisi sergilendiği coğrafyaların başında gelmekteydi.